Kurtuluş Sosyalizmde Görev Devrimcilerdedir*

Saray rejimi ömrünü uzattıkça, ona karşı mücadele stratejisi de muhaliflerinin zihinlerinde daha çetrefilli bir hale geliyor. Bir yandan Saray’ın zalimliğine, saldırganlığına dikkat çekip olağan mücadele yöntemlerinin yetersizliği ve yersizliğinden dem vuranlar var; öte yandan tüm bu zalimliğin arkasında yatan zayıflığa, devlet kurumlarının sıvılaşmasına dikkat çekip yaklaşmakta olan seçim sürecini Saray rejiminin atlatamayacağını iddia edenler. Bu iki eğilimin birincisi OHAL kalksın KHK’lar geri alınsın şiarı üzerinden, afaki bir demokrasi ve özgürlük söylemi için insanları sokağa çağırıyor. İkincisiyse tüm Hayır cephesini birleştirecek sihirli adayı ararken, şimdiden sandık güvenliği için yapılabilecekler ve benzeri konular üzerine kafa yoruyor.

Doğru mücadele stratejisinin tayini kuşkusuz düşmanın güçlü ve zayıf yönlerinin gerçekçi ve toplumsal hakikatler üzerinde temellenmiş analiziyle mümkündür. 15 Temmuz, Türkiye Cumhuriyeti’nin içine girdiği derin politik krizi akut hale getirmişti. Yenikapı ruhu diye adlandırdıkları bir duman perdesinin altında, bütün siyasal sistemin anahtarını, halkın neredeyse yarısının sağlam bir destek verdiği reise teslim etmek o sırada en yüksek sesle dile getirilen çözüm yoluydu. Bugün gelinen noktada ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin içine düştüğü bu derin politik krizin, devletin sert çekirdeğini oluşturan kurumların topluca bir tek adama teslim edilmesiyle çözülemeyeceği 15 Temmuz’un hemen sonrasına nazaran çok daha nettir. Bununla birlikte, bu göreve talip olan reisin “olmadı ne yapalım” deme marjı da yoktur. Dolayısıyla, O kendi çözümünü dayatmaya devam edecektir. Yönetici sınıfın giderek genişleyen kesimlerinin başka bir çözüm istediğiyse açıktır. Siyasetçi kesimi ve kimi eski devlet görevlilerinin eleştirel ifadelerinin bugünlerde daha fazla duyulmasının bundan başka bir anlamı yoktur. Yönetici sınıf içindeki bu uyumsuzluk, Saray tarafından perde önünde nobranlık arttırılarak, sahne arkasında özellikle bazı küresel odaklara kimi tavizler verilerek geçiştirilmeye çalışılmaktadır.

Komiteciler açısından esas önemli olan ise, sistem içi itirazlar değil geniş halk kesimleri arasındaki huzursuzluktur. Devrimciler, yönetici sınıf arasındaki anlaşmazlığı anlamlandırmaya çabalamakla beraber, esas olarak halk arasındaki direniş potansiyeline odaklanmalıdır. Bu noktada hamasetle hakikat arasında bir ayrım yapmak gerekir. Özellikle büyükşehirlerde zorlaşan yaşam koşullarının ve durgunlaşan ekonominin halkın iktidara verdiği desteği azalttığını somut olarak referandum sonuçlarında gördük. Bu durum Nisan ayından bu yana değişmemiştir. Böyle dönemlerde baştakilerin ve yandaşların soygunculuğu, hırsızlığı, şatafatlı yaşamları ve kamu idaresindeki beceriksizlikleri daha göze batar hale gelir, iş cinayetleri, düşük maaş artışları ve yüksek zamlar ahali tarafından daha politik algılanır. Bunların faturasını hükümete kesmeye dönük eğilim güçlenir. Kuşkusuz bu eğilimler kendi başlarına bırakıldıklarında bu sonuçları otomatik olarak doğurur demek için bu paragrafı yazmadık. Vurgulamak istediğimiz şudur: Başka zamanlarda özellikle ekonomi iyi kötü herkesin belli bir satın alma seviyesinde kalmasını sağlıyorken, emekçi halkın sineye çektiği bizlerin ise ahlaki bir öfkeyle bu nasıl olur diye baktığımız kimi gelişmeler, böylesi dönemlerde halk tarafından da siyasi bağlamında değerlendirilebilir. Özellikle eğer bu yönde bir siyasi söylemi geliştiren siyasi odaklar mevcutsa.

Demek ki toplumsal olanı siyasete bağlamayı kolaylaştıran bir konjonktürdeyiz. Kuşkusuz emekçilerin bu yöndeki algısını daha da kuvvetlendirecek devrimci bir kitle çizgisini gözeten hamleler geliştirmemiz gerekiyor. Bununla birlikte, öncelikle altı çizilmesi gereken bir nokta şudur: Devlet yapısı kırılganlaştıkça devletin kurumsal zemini sıvılaştıkça bir şeylerin çok fena çürüdüğünü hisseden halk kitleleri bu durumdan endişe duymaktadır. Bu endişe olan bitenin sorumlularına karşı bir tepki yaratsa da, kendisine güven veren bir siyasal odak bulunmadığı koşullarda emekçilerin siyasal sistem içinde zaten güçlü olan figüre yani reise sığınmaktan başka çare bulamaması da olasıdır. Bu durumun nedeni tabi ki günümüz konjonktüründe emekçilerin küçük olsa da hala kaybedecekleri bir hayatları olduğuna dair algılarıdır. Bu bize önemsiz gelebilir ama genel algıyı değiştiremediğimiz sürece bu endişe siyasal hesap yaparken akılda tutulmalıdır.

Oku  Omuz Omuza, Özgürlüğün Gençliği Olmaya

Eğer durum buysa ne yapmak gerekir. Açıkçası bu toplumsal koşullar ve siyasal düzlemde afaki hedefler için emekçileri siyasal eylemliliğe motive etmek mümkün değildir. Soyut bir demokrasi ya da özgürlükler söylemi ile soyut bir OHAL karşıtlığıyla yürümek mümkün değildir. Demokrasi ya da özgürlük eksikliğinin ve OHAL’in emekçilere getirdiği somut etkiler üzerinden bir mücadele hattını şekillendirmek, kitlesellik anlamında sonuç alabilecek tek yoldur. Örneğin 696 sayılı KHK ile yapılan taşeron düzenlemesinin kapsam dışı bıraktığı yüz binleri ya da aynı düzenlemenin dayattığı feragat zorlaması yüzünden kazanılmış yasal haklarından caymak zorunda olanları ele alalım. Bu haklı ve meşru talepler etrafında örgütlenebilecek fiili eylemlilikler bir kitlesellik yaratabileceği gibi emekçilerin somut olarak OHAL’in demokrasi ve özgürlük eksikliği sonucuyla da karşı karşıya gelmesine yol açacaktır. İşte afaki kavramlara dayalı olarak değil de emekçilerin somut sorunları üzerinden kitlesel direniş derken anlatmaya çalıştığımız yöntemin bir örneği budur.

Aslında, özellikle bazı büyük kentlerde sendikalı işçilerin ve örgütlü benzeri halk kesimlerinin maddi mağduriyeti üzerinden gelişen tepki hareketlerini görüyoruz. Böyle direnişlerde, kolluk kuvvetlerinin müdahale etme noktasında bile daha tereddütlü olduğunu bugün görüyoruz. Bu türden tepkileri daha ideolojik araçlarla soğurmaya çalışıyorlar. Bunu yapabilmelerinin bir nedeni de karşılarında bu noktalara yoğunlaşan, bu tür tepkileri organize etmeye çalışan bunlarla dayanışma ilişkileri geliştiren örgütlü bir siyasi aklın olmamasıdır. Komiteciler olarak toplumsal mücadeledeki bu boşluğa hamle etmeliyiz.

Böyle bir hamlenin ilk şartı, insanlara güven verebilmekten geçiyor. Çünkü ülkenin sallanmakta olduğunu gören ve çökerse zenginlerin değil kendi üstüne çökeceğini bilen halk kesimleri, yukarıda da belirttiğimiz gibi henüz yıkılırsa yıkılsın deme evresine gelmemiştir. Onlara kriz tellallığıyla ulaşmak mümkün değildir. Dikkat edilmesi gereken bir başka husus, mücadelenin olası en geniş kitle bağını oluşturmaya önem vermek ve halkın siyasete kulak kabarttığı konu ve süreçleri özellikle hedeflemektir. Seçimler bu bakımdan önemlidir, yoksa seçimlerle sermaye diktasının devrileceğini düşündüğümüzden değil. Elindeki az bir şeyi kaybetmekten korkan emekçinin kulağını siyasete en çok açtığı süreçte, yani seçime girerken ve onun hemen öncesinde; onların somut sorunlarını gündemleştiren ve yapabildiği oranda bunların çözümü için doğrudan eyleme dayalı bir siyasi faaliyet… işte önerimiz budur.

OHAL’de emekçileri afaki hedeflerin ve soyut kavramların zaferi için mücadeleye motive etmek imkânsızdır. Somut taleplerle mücadele edildiği zaman, ahali OHAL kısıtlamalarıyla, zorbalığı ile karşı karşıya kendiliğinden gelecektir. Soyut bir OHAL kampanyası ile insanları sokağa alanlara çıkarabilmek mümkün olmayacaktır. Zalim bir iktidara karşı politik direnişi ancak bulunduğumuz her alanda, o alanın somut sorunları karşısında, halkın talepleri üzerinden, birleşik bir devrimci mücadeleyi yürüterek geliştirebiliriz. Öyleyse işçinin grev hakkından, taşeronun kadrosuna, filanca ilçenin deresinden, falanca mahallenin kentsel dönüşüm sorununa her yerde toplumsal direniş odaklarını kurmak için ileri.

Komiteciler; henüz başlangıç adımlarını attıkları örgütlenmelerini bu politik muhtevanın içinde ele alarak güncel gelişmelere müdahale etmelidir. Özellikle Gezi İsyanı sonrasında siyasal olanla arasındaki mesafeyi açmış gençliğin politik mücadeleye kitlesel düzeyde yeniden kazanılması, halkın iktidar seçeneğinin somutlaşması için kritik önemdedir. Bu ise devrimciliğin temsilini, emekçi halkın temsiline, gençliğin temsiline dönüştürülmesine başlamakla olur. Gençlik Komiteleri bu doğrultuda yurdun dört bir yanındaki işçi sınıfı ve emekçi halk gündemleriyle içeriden ilişkilenen bir yoğunlaşmayı önüne koymalıdır. Komiteleri her okula, mahalleye, köye, sokağa varıncaya değin yaygınlaştırmanın ataklığı içinde olmalıdır. Halkın Saray rejiminden ve sermaye düzeninden kurtuluş mücadelesinin somut bir çerçeveye kavuşması, ancak ülkemiz gençliğinin kitlesel ölçekte alacağı bu devrimci inisiyatife bağlıdır. Kurtuluş sosyalizmde, görev devrimcilerdedir. Devrimciler, Komiteciler’dir.

* Komite Dergisi 1. Sayı Başyazı