Fırtına Merkezi “ORTADOĞU” – 2

Tarih ve büyük güçlerin konumu

İmparatorluklar dönemi kapanıp emperyalizme geçilirken, İngiltere ve Fransa Osmanlı’ya verdikleri borçlar karşılığı Arap Yarımadasına yerleştiler. Fransa daha çok “Bereketli Hilal’le ilgilenirken, İngiltere ise sömürgesi Hindistan’a giden yolları tutma ve petrol olduğu bilinen Irak’ı ele geçirmeye odaklanıyordu. Fransa Süveyş kanalının yapımını üstlenmesine rağmen (1869’da açıldı) parasızlık yüzünden sonunu getiremedi ve Mısır egemenliğini İngiltere ile paylaştı. Bu iki emperyalist güç bir yandan Osmanlı’ya karşı ayaklanan Arap ve Ermeni halklarına destek sözleri verirken, Çarlık Rusyası ile gizlice Sykes-Picot anlaşmasını imzalayarak (1916), bölgeyi kendi aralarında pay etmeyi planlıyorlardı. Ekim Devrimi sonrası Bolşevikler emperyalizmin gerçek yüzünü sergilemek için bu anlaşmayı dünyaya duyurdular. Bu da Arap halkları arasında batılılara güvensizliğin yaygınlaşmasının başlangıcı oldu. Birinci Paylaşım Savaşı sonrasında Lübnan ve Suriye Fransızların, Filistin ve Basra Körfezi çevresi İngilizlerin egemenliğine geçti. Emperyalistler, yerli halkları hesaba katmaksızın yeni ülkeler kurdular ve cetvelle çizilmiş sınırlar belirlediler. Buradan doğan birçok haksızlık ve anlaşmazlık, kardeş topluluklar arasında bitmeyen sürtüşmelerin kaynağı oldu. Böylece emperyalizm buradan da bir fayda sağlamak için istediğinde arabulucu, istediğinde taraf gibi davranabileceği bir olanağa kavuştu.

ABD bölgeye İkinci Paylaşım Savaşı sonrası ve İngiltere’nin geri çekilmesinden doğan boşluğu gidermek için geldi. Arapların karşı çıkmasına rağmen 1948’de İsrail’in kuruluşunu destekledi ve bu ülkeyi stratejik müttefiklerinden birine dönüştürdü. (Diğeri İngiltere’dir.) ABD’nin bölgedeki diğer destekçileri Türkiye, Pakistan ve Şah’ın yıkılışına kadar İran oldu. (Ancak son günlerde Çin’le yakınlaşan Pakistan’ı da kaybetmiş görünüyor.) İkinci Paylaşım Savaşında SSCB’nin Türkiye’den savaş tazminatı olarak toprak ve boğazların yönetimini talep etmesi, Türkiye’nin ABD ile yakınlaşmasını hızlandırdı. ABD, Arap egemenleri arasından dost bulmakta zorlandığı için bu yakınlığa önem veriyordu. Bu süreçte Arap halklarını kontrol etmek için İsrail’i sopa gibi kullandı. Bu durum, ABD ve Suudiler arasında 1973 petrol ambargosu sonrası yapılan bir gizli anlaşmayla değişti. Suudiler petrol verecek ve ABD’nin devlet tahvillerini satın alarak dış açığını kapatacak, karşılığında güvenlikleri sağlanacaktı. İsrail’in bundan sonraki saldırılarında Suudi karşıtlığı da gözetilmeye başlandı. ABD’nin bölgeye ilgisinin temel gerekçesi, dünya egemenliğini koruma kaygısıdır. Günümüz konjonktüründe, uzun vadede Çin’in önünü kesmek istiyor. Bu amaçla Çin’in müttefiklerini zayıflatıp, enerji kaynaklarını denetim altına almaya çalışıyor. PYD ile işbirliği de bu stratejinin bir parçası olarak görülmelidir. Buradaki amaç İran’ın bölge gücüne dönüşmesini önlemektir. Kürt halkı bugüne dek ABD ile önemli bir sorun yaşamadığı için, bu işbirliği çıkarlarına uygun görünüyor. Ancak bu noktada belirleyici olan, bölge halklarının ortak çıkarlarının ABD karşısındaki konumu olacaktır.

Rusya’nın, SSCB’nin geleneksel dış politikasını sürdürdüğü söylenebilir. Şu an Arap Yarımadasında Batılı ülkelere gösterilmeyen ama Rusya’ya duyulan güvenin nedeni de budur. Daha önce de belirttiğimiz üzere bu güvenin ilk adımı, Sykes-Picot anlaşmasının Bolşevikler tarafından açıklanışıyla atılmıştır. İkinci büyük adımı ise, 1956’da Mısır Devlet Başkanı Nasır’ın Süveyş Kanalını millileştirmesi üzerine, Fransa ve İngiltere’nin İsrail’le birlikte bu ülkeye saldırmaya kalkışmasının önüne geçilmesidir. SSCB bu sorunun aşılmasını, savaşı göze alarak sağladı. Sovyetlerin tutarlılığı ve batılılara duyulan güvensizlik, Arap aydınları arasında milliyetçilik ve sosyalizm karışımı BAAS’çı düşüncelerin yer bulmasına neden oldu. Benzer siyasi özneler birçok Arap ülkesinde bugün de etkin konumdadır ve Esat yönetimi de bunlardan biri olarak görülebilir. Bu çerçevede İsrail ABD açısından ne anlama geliyorsa, Suriye’nin de Rusya için benzer bir anlam taşıdığı söylenebilir. Bu yüzden 2015’te Esat yönetiminin yıkılma olasılığı belirdiğinde Rusya yardımla yetinmeyerek, hava gücüyle iç savaşa katılmış ve durumu Esat lehine değiştirmiştir. Rusya’nın Suriye’de Tarsus deniz üssünün yanı sıra ülkeye dağılmış pek çok askeri üssü bulunuyor. Rusya şu an Arap Yarımadasındaki çatışmaların bütün taraflarıyla ilişki sürdürebilen tek güçtür.

Bazı bölgesel öznelerin durumu

2010 yılı sonlarında Tunuslu seyyar satıcı Buazizi’nin kendini yakmasıyla başlayan isyan dalgası ülkeden ülkeye yayılarak Kafkas ve Balkanlara kadar uzanmıştı. Hızlı yayılış ve batı medyasının olayları “Arap Baharı” olarak adlandırması, birçok sol çevre tarafından aceleyle yorumlanarak, “emperyalizmin oyunu” gibi görüldü. Oysa yaşananlar, soğuk savaş kalıntısı rejimlere karşı halkların kendiliğinden isyanıydı. Belli bir öncüsü, ideolojisi ve örgütlenmesi yoktu. Ortak yanı, harekete geçmek için gösterilen kararlılıktı. Emperyalizm bu isyanları, değişik ülkelerdeki pürüzleri gidermek için yararlanmak amacıyla destekler göründü. Ama bu ikiyüzlülükten başka bir şey değildi. Örneğin Körfez ülkelerinde baskı altında tutulan Şiilerin isyanlarının Suudiler tarafından ezilmesi görmezden geliniyordu. Çünkü bunlar “bahar”a değil, İran’a yarayabilirdi. Suriye’deki barışçı eylemlerin bir iç savaşa dönüşmesi içinse her türlü gayret gösteriliyordu. Nedeni, ABD’nin Esat karşıtlığıydı. Bu çerçevede gelişen ve sürmekte olan konjonktürdeki bazı öznelerin durumuna kısaca bakalım.

İRAN: ABD, İsrail ve Suudi ortaklığının bölge halklarına saldırılarını durdurmak amacıyla Lübnan’da Hizbullah, Filistin’i savunan örgütler, Yemen’de Ensarullah ve Suriye yönetiminden oluşan “direniş hattının” dayanağıdır. İslam Cumhuriyeti ayakta kalmak için bölgede aktif rol alması gerektiğini 8 yıl süren (1980-88) Irak savaşı sırasında öğrendi. Bu amaçla, toplam Müslüman nüfusun yaklaşık yüzde 10’unu oluşturan Şiiler arasında taraftar ediniyor. Müttefiklerini silahlandırıyor ve düşmanlarını zayıflatacak fırsatları kaçırmıyor. Esat’ı iç savaşın ilk gününden beri desteklemesi, bu stratejinin kararlı biçimde uygulandığının örneğidir. İran’ın zayıf karnı, ambargolar ve savaşlar yüzünden yoksul düşen halk muhalefetinin rızasını nasıl alacağı sorunudur. Bu çerçevede, İran’ın sürdürdüğü savaşlar dış düşmanlar kadar, iç muhalefet üzerinde de baskı kurmanın bir aracı olarak görülebilir.

Oku  Saray'ın Seçtiği Kavgayı Değil Sınıf Kavgasını Örgütleyelim

SUUDİ ARABİSTAN: Ülkede her şey Suudi hanedanının tahtta kalmasına göredir. Son yaşananların da gösterdiği üzere, bunun için gerekirse hanedanın bir kısmı bile feda edilebilir. Bu nedenle Suudiler siyasi görüşüne bakmaksızın Müslüman coğrafyasındaki bütün laik ve parlamenter rejimlerin düşmanıdır. Suudi rejimi, Suud ailesi ve Vahhabi ulemasının işbirliğinin eseridir. Bu rejim Müslümanlığı yaymak adına yıllar boyu dünyanın bütün gericilerini desteklemiş, yoksul halklara Vahhabilik propagandası yapmış ve IŞİD gibi hedef tanımayan cihatçı yapıların ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. Emperyalistler yıllarca yararlandıkları bu durumun, şimdi gönülsüzce de olsa değişmesini istiyor. Sorun, böyle bir değişim hamlesinin, baskı ve cehalete mahkûm edilmiş toplumda patlamaya yol açması ve hanedanın tümden yıkılması olasılığı taşımasıdır. Bu yüzden bir yandan kadınların araba kullanması ve futbol maçı izlemesi gibi gülünç “yenilik” girişimlerinde bulunulurken, diğer yandan halkı ve Körfez ülkelerini etkilemek için güç gösterileri yapılıyor. Sınır anlaşmazlıkları bahanesiyle Yemen’e saldırmanın bir amacı da budur. Ama Suudiler bu saldırılarda hezimete uğramış ve silahlanma harcamaları yüzünden büyük bütçe açıkları vermişlerdir. Hanedan güç kaybediyor. Bunun önüne geçmek için ABD ile işbirliğinde yeni bir aşamaya geçmeye çalışıyor. Hanedana ait olan petrol şirketi ARAMCO’nun hisselerinin yüzde 5’inin ABD borsalarında satışa sunulacağı kararı bu yolda bir adımdır. Giderek yalnızlaşan Suudi Arabistan’ın en yakın müttefikleri İsrail ve BAE (Birleşik Arap Emirlikleri)’dir. Hanedanın zayıfladığını gören Katar, Kuveyt ve Umman, İran’la yakın ilişkiye geçmiş ve bu yüzden Katar’la kriz yaşanmıştır.

YEMEN: Ülkenin kuzeyi ve nüfusun yaklaşık yüzde 80’i, Husilerin belkemiğini oluşturduğu, İran yanlısı Ensarullah denetiminde. Başkent Sana’nın muhalifler tarafından ele geçirilmesi üzerine Aden’e çekilen Hadi hükümeti burada da tutunamadı ve geçtiğimiz günlerde BAE destekli bir darbeyle yönetimden uzaklaştırıldı. ABD ve İngiltere, Yemen’de Bab El Mendep boğazının İran yanlısı bir yönetimin eline geçmemesi için savaşıyor. Suudiler, bir bölümü kendi topraklarında yaşayan inatçı Husileri alt etmek ve bölgedeki petrol yataklarını ele geçirmek için savaşıyor. Çatışmalar, Ensarullah lehine gelişiyor.

LÜBNAN: Ülkede Hizbullah egemen olmasına rağmen, iktidarını Hıristiyan azınlık ve sol çevrelerle paylaşıyor. Hizbullah’ın Lübnan içinde ülke bütünlüğünü gözeten politikalar izlemesi, toplumun kendisine olan güvenini arttırıyor. Bu sayede geçtiğimiz aylarda Suudilerin Başbakan Hariri üzerinden Lübnan’da bir iç savaş başlatma taktiği geri püskürtüldü. Hizbullah yalnızca Esat’a değil, mezhebine bakmaksızın Filistin direnişçilerine, Yemen’e ve bölgede direnme iradesi ortaya koyan bütün mazlumlara arka çıkıyor. Suudi-İsrail ortaklığı, giderek güçlenen Hizbullah’a saldırmaya şimdilik cesaret edemiyor.

KUZEY AFRİKA: Tunus, “Arap Baharından” olumlu bir sonucun çıktığı tek ülke oldu. Demokratik bir anayasa yapıldı ve göreli bir özgürlük ortamı oluşturulabildi. Müslüman Kardeşlerle ilişkili bir parti olan Nahda, Mayıs 2016’da yaptığı kongrede siyasal İslam anlayışını terk ettiğini duyurdu. Fas’ta ise, “Arap Baharı” ayaklanmalarının başlamasıyla birlikte Kral Muhammed bir dizi reform sözü vererek seçimlere gitti ve böylece isyan dalgası önlenmiş oldu. Mağrip ülkeleri arasında en kötü durumda olan Libya’dır. Fransa öncülüğünde Avrupalı emperyalistlerin başlattığı saldırıların nedeni, Afrika halklarını emperyalizme karşı uyandırmaya çalışan Kaddafi’yi yok etmekti. Bu gerçekleşti ama ülkede çatışmalar sürüyor. Libya, selefi örgütler ve aşiretler tarafından üçe bölünmüş durumda.

Sonuç

Bugün “Ortadoğu” coğrafyasındaki tüm çatışmaların bir ucunda bölgenin ezilen halklarının, diğer ucunda emperyalizm ve onların işbirlikçilerinin çıkarları var. Halklar inanç, etnisite, ülke temelinde bölünmüş durumda ve yer yer birbirleriyle kavgalı. Buna karşılık kapitalizmin krizini hafifletme amacının ortak bir güdü oluşturduğu emperyalizm cephesinde ise kârdan daha çok pay alma ve stratejik noktaları ele geçirme rekabeti yaşanıyor. Bu durum önceki dönemlere benzer biçimde yalnızca rekabetin ağır bastığı bir gelişme olarak ele alınmamalı ve artan kriz baskısı yüzünden işbirliğinin önem kazandığına da dikkat edilmeli. Küresel istikrarsızlık, yaratıcı hale gelen IŞİD gibi örgütlere ortak tavır alınması bu çerçevede düşünülebilir. Dolayısıyla bu davranışın, benzer zorluklar yaratmayı sürdüren devlet, rejim ya da başka herhangi bir özneye karşı da her an tekrarlanması mümkündür. Kargaşa, ancak halkların devrimci atılımıyla aşılabilir. Ardı arkası gelmeyen savaşlar bunu hazırlıyor.