Kriz Ekonomisi

Seçimden ne sonuç çıkarsa çıksın Türkiye’deki ekonomik krizin daha da derinleşeceğini defalarca dile getirdik. Bu sefer Erdoğan’ın galibiyeti piyasalar tarafından coşkuyla da karşılanmadı. Yeni bakanların açıklanması da bu temkinli duruşu pekiştirdi.

Dış kaynak bulmanın zorlaştığı bir ortamda bu üretim yapısıyla ve bu döviz kurlarıyla teşviklere dayalı bir büyümenin sürdürülme şansı da kalmadı. Uzunca süredir dile getirilen restorasyon ihtiyacı da yumuşak bir geçişle değil, büyük bir kriz sonucunda gerçekleşebilir. Dünyadaki yüksek faiz ortamında, bir yandan yabancı sermaye çekebilmek ve döviz cinsinden dış borçların maliyetinin artmaması için faizleri artırma ihtiyacı, diğer yandan inşaat ve sanayi sektörlerinin karlılığını sürdürmek için (özellikle AKP’ye yakın sermaye fraksiyonları açısından) düşük faiz ihtiyacı arasında ciddi bir sıkışmışlık var.

Yoğun dış kaynak girişine dayanan ama yeteri kadar döviz geliri yaratamayan mevcut birikim modelinin tıkandığı açık. “Yumuşak bir iniş” mi olur, “sert bir geçiş” mi olur; kriz mevcut iktidarı alaşağı mı eder yoksa daha faşizan bir karaktere bürünmesine mi sebep olur bilemiyoruz. Bunlar biraz da dünya ekonomisindeki gelişmelere, Türkiye’deki sermaye fraksiyonları arasındaki çekişmelere ve sınıf mücadelelerine bağlı olarak şekillenecek.

Dünya ekonomisindeki durumla başlarsak, bir süredir vurguladığımız gibi, FED’in para politikasını sıkılaştırmasıyla dolar güçleniyor (önümüzdeki dönemde daha da sıkılaştıracak), faizler yükseliyor, küresel likidite azalıyor, ticaret savaşlarının şiddetlenme riski var. Ticaret savaşları ABD merkezli yürüdüğü için bunun önemli bir sonucu da ABD’den dünya ekonomisine doğru giden dolar akışının yavaşlaması olacak. ABD’nin korumacılığı artarsa, FED’in uyguladığı politikalar kadar (belki de daha fazla) bir etki görebiliriz. Üstüne üstlük ECB’nin de Aralık’tan itibaren parasal genişlemeyi sonlandırma ihtimali yüksek. Bu durumda uluslararası finans sermayesi gelişmekte olan ülkelere giderken çok daha seçici olacak. Dış borç bulmanın zorlaştığı koşullarda borç çevirme oranlarının da azalması bekleniyor. Bu da zaten düşmüş olan döviz rezervlerini daha da azaltacak. Bu hikayede henüz küresel bir kriz senaryosu da yok üstelik. Gerçi yaklaşan küresel krizin bu defa gelişmekte olan ülkelerden başlayacağına dair öngörüler var, bu da bir ihtimal.

Türkiye’ye dönersek karşımızda bir süredir aşina olduğumuz bir tablo var: ağırlaşan dış borç yükü, yüksek cari açık, faizlerin önlenemeyen yükselişi, buna rağmen artan döviz kurları ve enflasyon.

1 yıl içinde vadesi dolan döviz cinsinden krediler 180 milyar doları aşıyor, buna bir de 55-60 milyar dolar tutarında cari açık beklentisini ekleyin, 1 yıl içinde 240 milyar dolar bulunması lazım. Haydi sert bir fren yaptınız veya duvara tosladınız ve cari açık düştü diyelim (ki kriz dönemlerinde cari açığın düşmesi olağan bir gelişme), yine de 200 milyar dolara yakın bir paradan bahsediyoruz. Hem dünya ekonomisindeki likidite bolluğunun sona ermeye başladığı hem de var olan likiditenin de önemli bir kısmının gelişmiş ülkelere kaydığı bir dönemde bu parayı bulmanın epey zorlayıcı olacağı aşikar. Böyle bir ortamda faizleri de döviz kurunu da düşürmek pek mümkün olmayacak. Uluslararası finans kapitale verilecek, tavizler de artacak. Borçların geri ödenmesiyle ilgili risk priminin (CDS) büyük bir artış yaşadığını da düşünürsek, bulunacak kaynakların maliyeti (yani faizi) artacak.

Oku  Türkiye - Rusya - İran Ekseni

Bu durumun etkisini şimdiden göstermeye başladığını söyleyebiliriz. Reel sektör 2018’in ilk 5 ayında öz kaynaklarının üçte birini kaybetti, bu kayıp GSYH’nin yaklaşık yüzde 8’ine denk geliyor, yarattığı vergi kaybının da yaklaşık 50 milyar TL olduğu tahmin ediliyor. Aynı dönemde 220 milyar TL’lik bir kur zararı söz konusu.

Bunun doğal bir yansıması reel sektörün borçlarını ödeyememesi veya ödemekte zorlanması. Ülker ve Doğuş gibi sermaye gruplarıyla başlayan ve görece sorunsuz halledilen borç yapılandırmaları artacak ve bu kadar pürüzsüz olmayacak, belki de bir kısmı iflaslarla sonuçlanacak. Bu iki sermaye grubuna şimdiden Bereket Enerji Grubu da eklendi. Bankaların karşısına daha zayıf şirketlerin de çıkacağını düşünürsek, yeni iflaslar veya el koymalarla karşılaşabiliriz. Türk Telekom’un %55 hissesine sahip Oger’in hisselerine el koyma süreci başladı bile. Stagflasyonist bir ortamda bu kadar yüksek faiz oranlarıyla küçük ve orta ölçekli birçok firmanın ayakta kalması da zorlaşacak.

İleri ve geri bağlantılarıyla ekonomide önemli bir büyüklüğü kapsayan inşaat da mevcut birikim modelinin tıkanmasından en çok etkilenen sektör olacak. Hem üretim hem finansman maliyetlerinin arttığı, stokların eritilemediği, buna karşılık talebin de düştüğü bir ortamda iflaslar kaçınılmaz. Türkiye’deki inşaat sektörü finans piyasalarıyla ABD’deki kadar iç içe olmadığından buradan yayılma etkisi çok şiddetli olmayabilir tabii. İnşaatın sekteye uğramasıyla enerji ve savunma sektörleri ön plana çıkabilir ama bu iki alanda da yapısal olarak dışa bağımlılık yüksek. Türkiye’nin jeopolitik olarak üstleneceği roller savunma sanayisi açısından farklı bir anlama gelebilir tabii ama yine de krizden azade olacak sektörler değil. Örneğin enerji sektörünün şu anda 50 milyar dolar civarında ödenmemiş borcu var ve artan döviz kurları sonucunda gelirlerin borç ödemelerini karşılayamama riski çok yüksek.

Artan askeri harcamaları ve devletin garanti verdiği bazı özel sektör projelerini düşününce (ki özel sektörün yaşayacağı borç krizinde devletin ne kadar müdahale edip ne kadar şirketi kurtaracağını bilemiyoruz) özel sektör krizinin kolaylıkla bir kamu maliyesi krizine dönüşeceğini söyleyebiliriz. Bu durumda zaten IMF’ye başvurmak kaçınılmaz hale gelecektir. Devletin bir şekilde ekonomiye daha fazla müdahale etmek zorunda kalacağını göz önünde bulundurunca bu hiç de yabana atılacak bir ihtimal değil. Kamu maliyesi krizi ilk etapta yaşanmasa bile özel sektörün borçlarının yeniden yapılandırılması veya yeni borç sağlanması için IMF’ye yine de başvurulabilir. Yani IMF’nin uluslararası finans kapitale özel sektörün borçlarının çevrilmesi için onay vermesi istenebilir.

Bu durumda ister IMF’li ister IMF’siz bir kriz ekonomisi bizi bekliyor. En önemli meselelerden biri de krizin yükünü kimin çekeceği. Her zaman olduğu gibi yükü emekçilere yıkmak isteyecekler. Ama zaten emekçilerin milli gelirden aldığı pay bir süredir düşüyor ve ücretleri reel olarak geriliyor yani bu sürecin de pürüzsüz yaşanacağı beklenmemeli. Sınıf mücadelelerinin (öyle ya da böyle, ama az ama çok) yükseleceği, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmaların şiddetleneceği ve sermaye içindeki el koymaların artıp tekelci eğilimlerin su yüzüne çıkacağı bir dönem bizi bekliyor.