Yeni Ekonomi Programı krizi bitirmeye yeterli mi?

Türkiye ekonomisinin içine girdiği kriz, açıklanan Yeni Ekonomi Programı (YEP) ile aşılmaya çalışılıyor. “Dengelenme, Disiplin ve Değişim” alt başlığı ile yayımlanan rapor, neoliberal yaklaşımın kendi kendine dengeye gelen “piyasa temizlenmesi” varsayımının bir özeti. Ancak onun ilerisine taşan noktaları da barındırıyor. Programda tipik bir IMF programından öğrenilenler taklit edilirken sanayileşmeye ve ileri teknolojide üretime nasıl geçeriz üzerine yetersiz açıklamalar taşıyor.

Programın dengelenme kısmı; ülke ekonomisinin durgunluk yaşayacağı, fakat bunun sadece büyüme oranında azalma olarak ekonomiye yansıyacağı yönünde iyimser bir tahminden oluşuyor. Bu iyimser tahmin bile ekonomide 2019’da da sürecek bir daralmayı kabul etmiş. Dışa bağımlı olan üretimdeki yavaşlamanın ithalatı da düşüreceği, böylelikle cari açık sorununun TL’nin değer kaybetmesi sayesinde kendiliğinden kontrol altına alınacağı öngörülmüş. Bu durum büyük olasılıkla yaşanacak olsa da üretimdeki yavaşlama; şirket iflasları, işsizlik ve enflasyon artışı yaratarak işçi sınıfının geçim sorununu arttıracak. Buna ek olarak kıdem tazminatı reformu, zorunlu BES katılımı ve istihdamın esnekleştirilmesine yapılan vurgu krizin ağırlığını kimin sırtlayacağını gösteriyor. Yani “dengelenme” unsuru her sınıf için farklı sonuçlar üretecek. Bu bağlamda sermayedar kesimin borçların yeniden yapılandırılması ve konkordatolar ile korunduğunu görebiliyoruz.

“Dengelenme” başlığı, Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisine göre aslında aşırı değerli olduğunu itiraf ediyor. Yani fiyat mekanizması yoluyla şişirilmiş bir balonda kim bilir ne zamandır seyahat ettiğimizi ve balonun şu an sönmeye başladığını anlatıyor. “O balon niye şişirildi?”nin cevabı ise her zamanki gibi bu programda da bulunmuyor.

Raporun “disiplin” kısmı ise kısaca IMF programının önerdiği kemer sıkma politikalarından alıntılar taşıyor. Bunlar; bütçe disiplini sağlanması, devam eden büyük projelerin askıya alınması, faiz dışı fazla yaratılması gibi kamu harcamalarının kısılmasına odaklanan başlıklar. Ancak devlet erkanının ve Saray’ın harcamalarında kısıtlamaya gidilmemesinden gördüğümüz üzere bu kısımlar, krizi atlatmak için gereken ciddiyeti taşımıyor. Kamu kaynaklarının kullanımında şeffaflık ve hesap verebilirliğin arttırılması ve kayıt dışı ekonominin önlenmesi hedefleri de yine aynı samimiyetsizliği taşıyor.

“Değişim” başlığı da kısaca programın tipik bir IMF programının yine tekrarını taşıyor. Bu kısım, cari açığın düşürülmesi için ithalata bağımlılığın azaltılması ve ihracatın arttırılması gibi 1980 sonrası sanayileşme politikalarında bahsedilenleri bir kez daha hedefliyor. Ancak bu noktaya nasıl ulaşılacağı ve neden bunca yıldır ulaşılamadığı yönünde bir tespit yapılmamış. AKP iktidarında sıklıkla gördüğümüz üzere, Afrika ve Asya bölgeleriyle ticari ilişkilerin arttırılması, AB ile gümrük birliğinin güncellenmesi, petrol, maden, doğal gaz aramalarının devamı planlanmış. Öncelikli yatırım alanlarının (ilaç, kimya, petrokimya, enerji, makine/teçhizat ve yazılım sektörleri) belirlenmesi, yenilenebilir enerji yatırımlarının arttırılması ve yabancı yatırım ortaklıklarıyla yüksek teknoloji ürünlerinin üretimine geçilmesi ise programın en ilginç kısmını oluşturuyor. Ancak yine bunun nasıl yapılacağı üzerine ikna edici bir açıklama bulunmuyor.

Oku  Krizin çözümü saray rejiminde de değil, liberallerde de!

Bankacılık alanında ise Kalkınma Bankası, Emlak Bankası ve Eximbank’ın yeniden yapılandırılmasına dair belirsiz açıklamalar yapılmış. Bu projeler, Kalkınma Bankası’nın SPK denetimi dışına çıkarılması şeklinde netleştikçe finans ve kredi sisteminin sermaye sahiplerince nasıl kullanılacağını da gözler önüne seriyor. Bu haliyle YEP, bir taraftan liberal ekonomik sistemin parçası olmaya çalışırken diğer taraftan da onun sebep olduğu krizden bazı küçük manevralarla nasıl çıkarız konusunda yetersiz sonuçlar doğuracak -hatta krizi derinleştirebilecek- uygulamalara gebe bir program.

Bu yazı Komite’nin Ekim 2018 tarihli 8. sayısında yayınlanmıştır.