Marksizm Eleştirisinin Eleştirisi – 2

Marksizmin yeni politik arayışlar açısından neden daha etkin bir yerinin olamadığına dönük eleştirilere baktığımızda, aslında bu eleştirilerin bir kısmının Marksizmi yeterince anlamamaktan ya da ideolojik bir yorumdan ibaret olduğunu kimi yönleriyle görmüştük. Bu eleştirilerin diğer boyutlarını da yine Eagleton’ın yardımıyla kısaca ele almaya devam edelim.      

Eleştiri: Toplumların tarihsel oluşumunu belirleyen temel etkenin sınıf mücadelesi olduğu yönündeki Marksist argüman çürümüştür. Çünkü ortada sosyalizmi getirecek sınıf kalmamıştır. Devrimin öznesi olarak işçi sınıfından artık bahsedemediğimize göre Marksizm de hükmünü yitirmiştir.

Marksizmde sınıf mücadelesinden bahsedilirken sınıfın çok bileşenli ve değişken bir yapıya sahip olduğu, bu değişimin sınıfı bir oluş ve süreç içinde kavramamızı zorunlu kıldığı unutulmamalıdır. Öte yandan devrim açısından işçi sınıfının kurucu rolü, öznel bir değerlendirme değil nesnel bir olgudur. Marx bu nesnelliği, “kendisini ancak bütün insanlığın kurtuluşu ile kurtaracak bir toplumsal sınıf olarak” işçi sınıfını ve onun ortaya çıktığı tarihsel koşulları çözümleyerek açıklar. Dahası, varolan durumu muhafaza etmekte hiçbir çıkarı olmayan da işçi sınıfıdır. Ne var ki bu nesnel durum, işçi sınıfının devrimi tek başına yapabileceği gibi bir tezden oldukça uzaktır. Her ne kadar devrimci özne işçi sınıfı olsa da devrim, birçok sınıfın siyasal birliğinin ifadesidir.

Sosyalist mücadele açısından işçi sınıfının kurucu rolünü kaybettiği tezinin en önemli kaynağı, ideolojinin ve politikanın ekonomik yapıdan koparılarak ele alındığı post-Marksist düşüncelerdir. Sınıfın yerine farklı toplumsal hareketlerin ikame edildiği post-Marksist anlayışlar, ideolojik ve kimlik mücadelelerinin özerkliğine dayanır. Ellen Wood, bu özerkliği “sınıfı ve sınıf mücadelesini sosyalist projeden”, “ideolojiyi ve politikayı her türlü toplumsal temelden ve sınıfsal dayanaktan” koparmak olarak tayin eder. Ne var ki “asıl sorun, mevcut koşullarda, sosyalist değerler açısından da arzulanan ve sosyalizm mücadelesinin ilerletilmesine de elverişli olan hangi kısa vadeli siyasal amaçların gerçekçi olduğudur. Göründüğü kadarıyla en açık yanıt şudur: İşçi sınıfının çıkarları, başka hiçbir toplumsal güçle karşılaştırılamayacak ölçüde, doğası gereği sermayenin çıkarlarına karşıt olduğu için; hem kapitalizmin hem de sosyalizmin yapısı aynı işçi sınıfına dayandığı için; ve siyasal güçler ile işçi sınıfı çıkarlarının eklemlenmesinden doğmayan hiçbir sosyalist hareket şimdiye değin var olmadığı için, bu çıkarların kararlılıkla izlenmesi, sosyalizm mücadelesi yolunda tutarlılıkla ilerlememizi sağlama şansı en yüksek olan ivedi siyasal programdır” (E. M. Wood).     

Üretim araçlarının farklılaştığı ve bilgi teknolojilerinin ağırlık kazandığı bir üretim tarzının gelişmesi, işçi sınıfının ağırlığını kaybettiği ve üretim tarzının dönüşmesine bağlı olarak artık başka sınıfların ya da toplumsal kesimlerin mücadelesinin belirleyici rol oynayabileceği gibi tartışmalara canlılık kazandırsa da bu yöndeki tartışmalar mülkiyet ilişkilerindeki sürekliliği göz ardı eder niteliktedir. Üretim tarzındaki, üretim düzeyindeki gelişime ve sınıfsal yapıdaki değişime rağmen sorunun kökenini oluşturan mülkiyet ilişkilerinin değişmemesi, sorunun öznesinin de değişmediğini gösteren nesnel gerçeklerden biridir. Eagleton da Marx’ın “sürekli büyüyen bir orta sınıftan” bahsettiğini söyleyerek Marx’ın hiçbir zaman işçi sınıfını ve sınıf mücadelesini homojen bir yapıda düşünmediğini hatırlatır. “Değişik katmanlardan oluşan” bir işçi sınıfı, kapitalizmin varlığını borçlu olduğu nesnel güçtür. Oysa işçi sınıfı varlığını kapitalizme borçlu değildir. Öyleyse işçi sınıfının devrimci öznelliğini yitirdiği tezi tarihsel gerçeklikle çelişiktir.

Oku  Komite Dergisi 11. Sayı

Eleştiri: Marksizm koşulsuz bir şekilde şiddetten yanadır ve ona göre her ne olursa olsun amaca götüren her türlü şiddet ya da edim meşrudur.

Bu eleştirinin yaygın olarak göndermesi Sovyet devrimidir. Ne var ki Marksist yaklaşım gereği, Sovyet deneyimini her yönüyle ve tarihsel koşulları ile birlikte değerlendirmek gerekir. Bu açıdan “Bolşevik devriminin hemen sonrasında kanlı bir iç savaşın olduğu doğrudur. Ama bunun nedeni, yeni sosyal düzenin hem sağcı güçlerin, hem de yabancı işgalcilerin şiddetli saldırısına maruz kalmasıydı. Britanya ve Fransa tam anlamıyla karşıdevrimi desteklediler” (Eagleton). Öncelikle unutulmamalı ki Bolşevik devrimi, halkın kendi temsilcileri tarafından gerçekleştirilmiştir. Zira Marx’a göre devrimin gerçekleşmesi için bazı somut durumların oluşması gerekmektedir. Ezen sınıfların yönetemiyor ve dağılmış olması, bununla birlikte ezilenlerin ve sosyalistlerin örgütlü olduğu bir güce sahip olması devrimin olası olduğu durumları işaret eder. Bununla birlikte işçi sınıfının öncülük ettiği hareketler şiddet içermeyen yolları tükettikten sonra şiddete başvurmak zorunda kalmışlardır. Ki bu zorunluluk bile, birçok askeri ve zor gücüne sahip iktidarların kullandıkları şiddetin koşulladığı bir şiddet olmuştur. Zira şiddet, en genel anlamda tahakküm ilişkileriyle, en yoğun biçimiyle de kapitalizmin gelişimiyle birlikte düşünülmelidir.

İktidar mücadelesi ve mücadelede şiddetin kaçınılmazlığı Marksizmin –deyim yerindeyse- fantezisi değil, kapitalizmin ve devletin yapısının tarihsel çözümlemesine dayanır. “Devlet, zatı muhteremler, sınıfsal bir kavramdır. Devlet bir sınıfın başka bir sınıfa karşı şiddet uygulama organı ya da aracıdır. Devlet burjuvazinin proletaryaya karşı şiddet uygulama aracı olarak kaldığı sürece, proletaryanın tek bir sloganı olabilir, o da bu devletin yıkılmasıdır” (Lenin). Bu tarihsel olgu göz ardı edildiği sürece, Marksizmin kendiliğinden şiddet yanlılığı içerdiği varsayılacaktır. Oysa sınıf mücadelesinin aynı zamanda şiddete hazırlık mücadelesi olduğunu anlamak için kapitalizmin ve devletin yapısına bakmak gerekir.  

Sınıfsal çelişkilerin yoğunlaşması çatışmaların da yoğunlaşacağının habercisidir. Ezenlerin bu durumda şiddete başvurduğu ve başvuracağı olgusu, hem tarihsel hem de yapısal bir gerçekliktir. Öyleyse Marksizmde –her ne kadar çatışmasız bir geçiş ihtimalinin de kimi durumlarda göz ardı etmemek gerektiği düşüncesi savunulsa da- sosyalizme ancak yoğun çatışmalar sonucunda geçilebileceği olgusu, örgütlenmede bu olgunun göz ardı edilemeyeceği sonucunu ortaya çıkarmıştır. Nihai olarak, Marksizm sınıf mücadelesi ve örgütlenme sorunlarında, tarih dışı öncüllerden değil tarihsel olgulardan hareketle taktik ve strateji geliştirir. Şiddetin örgütlenmedeki zorunluluğu da tamamen bu tarihsel bağlamı itibariyle anlaşılmalıdır.

Komite’nin Ocak 2019 tarihli 10. sayısında yayınlanmıştır.