Kapitalizm’in “Son” Aşaması: Finansallaşma

Finansallaşma kavramı çok eskiye dayanmaz, en iyi ihtimalle otuz, kırk yıllık bir geçmişi olduğu söylenebilir. Buna rağmen gerek Marksist iktisat okulu içinde gerekse Marksist olmayan akımlar arasında genişçe bir finansallaşma literatürü oluşmuştur. Costas Lapavitsas’ın Üretmeden Kâr Etmek: Finans Hepimizi Nasıl Sömürüyor adlı kitabı da bu literatüre Marksist cenahtan çığır açıcı bir katkı sunuyor. Lapavitsas’ın en önemli katkılarından biri, finansallaşmayı istisnai veya konjonktürel bir olgu (yani kapitalist sistemin bazı sıkışmışlıklara verdiği bir tepki) olarak görmekten ziyade kapitalizme içkin bir özellik olarak tanımlamasıdır. Bunun da temeli üretken sermayenin finansal faaliyetlerine dayanır. Bu özellik kapitalizmin seyri içinde kayda değer dönüşümler geçirmiş, finans kesimiyle hanehalkının davranışları da bu çerçevede şekillenmiştir.

Finansallaşma, kavram olarak yeni sayılır ama elbette 19. yüzyılın sonları, 20. yüzyılın başlarında finansal egemenliğin yükseliş yaşadığı dönemle (önemli farklılıkların yanı sıra) birçok benzerlik taşır. Lapavitsas da o dönemin Marksist finans teorisini şekillendiren Rudolf Hilferding’e geniş bir yer ayırıp finansallaşmanın teorik analizini yapmak için onun göz ardı edilmemesi gereken bir teorisyen olduğunu vurguluyor. Ama bir yandan da Hilferding’in yaklaşımının hem kendi dönemi açısından zayıflıklarını hem de günümüz koşulları açısından geçerli olmayan yanlarını ortaya koyuyor.

Lapavitsas, Marx’ın para ve finans alanındaki savlarını da ustalıkla analiz ederek bunları, finansallaşma konusunda sunduğu teorik çerçevesinin temel bir bileşeni olarak kullanıyor. Ayrıca Kozo Uno öncülüğündeki Japon Uno Marksizminden de faydalanarak özgün bir bakış açısı geliştiriyor.

Lapavitsas sadece Marksist olmayan finansallaşma yaklaşımlarını değil, Marksist finansallaşma yaklaşımlarını da eleştirel bir biçimde ele alıyor. Örneğin finansallaşmanın, kapitalizmin durgunluğunu aşmak için ortaya çıktığı düşüncesine karşı çıkıyor. Finansallaşmanın, rantiyenin üretken kapitaliste karşı zaferi olarak tanımlanamayacağını; finans sisteminin kapitalist ekonominin asalak bir çıkıntısı olmadığını ileri sürüyor. Aksine finans sistemini ve finansallaşmayı, kapitalizmin birikimi devam ettiren ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Lapavitsas, bu yaklaşımın çok irdelenmemiş olsa da Marx’ın eserlerinde bulunabileceğini ortaya koyuyor. Buna göre, borç verilen sermaye ayrı bir “servet sahibi” (paralı) kapitalist gruba veya rantiyeye ait değildir; ilk önce atıl para biçimine bürünerek sanayi sermayesi faaliyetleri sayesinde kendiliğinden doğar.

Yani finansallaşma ne üretken sermayenin daha yüksek kâr beklentisiyle finans alanına kaçışını ne de üretken sermayenin üretken yatırımlar pahasına finansal faaliyetlere yönelmesini temsil eder. Finansallaşmanın temel ilişkilerinin kökleri, finans-dışı sermayenin finansal faaliyetlerine uzanır. Finansallaşma, üretken sermayenin dolaşımının ayrılmaz parçası olan finansal ve finans-dışı faaliyetlerin geçirdiği dönüşümü temsil eder. Bu dönüşüm yatırımların finanse edilmesi, finansal kâr peşinde koşulması, finans-dışı işletmelerin iç örgütlenmesi ve krize yatkınlık bakımından anlamlar ve sonuçlar doğurur.

Oku  Yeni Ekonomi Programı ve Yapısal Dönüşüm Adımları

Kitabın ana tezi de bu dönüşümle ilgilidir. Finansallaşma, olgun kapitalizmin finans-dışı işletmeler, bankalar ve hanehalkının değişen davranışlarına dayanarak geçirdiği dönüşümü temsil eder. Bu dönüşüm son kırk yıl boyunca neoliberal ideolojinin belirlediği ve emek ile finans piyasalarının deregülasyonuyla şekillenen bir “birikim kanalı” içinde gerçekleşmiştir. Devlet müdahalesi de bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Finansallaşma fiyatlar, miktarlar ve sınır ötesi sermaye akışları bakımından devletin finans sisteminde deregülasyon uygulamasına bel bağladı. Benzer şekilde finansallaşma; özsermaye yeterliliği, risk yönetimi ve finans kuruluşları arasındaki rekabet kurallarının devlet tarafından düzenlenmesine bel bağladı. Çok daha önemlisi, finansallaşma devletin bankaların ödeme gücünü üstlenmesine, olağandışı durumlarda likidite sağlamasına ve halkın bankalardaki mevduatlarına güvence vermesine de bel bağladı.

Lapavitsas’ın sık sık vurguladığı ve finansallaşmayı günümüz kapitalizminin yapısal bir dönüşümü olarak biçimlendiren üç eğilim ise şöyle özetlenebilir. Birincisi, finans-dışı şirketler finansal işlemlere gittikçe daha fazla dâhil olmuş ve genellikle finansal işlemleri bağımsız olarak gerçekleştirmeye başlamıştır. İkincisi, bankalar şirketlere doğrudan borç vermektense serbest piyasalardaki finansal işlemlere ve hanehalkıyla gerçekleştirilen finansal işlemlere yönelmiştir. Üçüncüsü ise hanehalkı gerek borçlanma gerekse varlıkları elinde bulundurma bakımından finans sistemine gittikçe daha fazla müdahil olmuştur.

Lapavitsas’ın ortaya attığı önemli kavramlardan biri de Marksist iktisat içinde dahi kendisine pek yer bulamayan finansal kârdır. Kapitalizmin ayırt edici bir özelliği olan finansal kâr, yukarıda bahsi geçen dönüşümün bir veçhesi olarak ortaya çıkmış ve finansal işlemlerden türeyen kârların artmasıyla sonuçlanmıştır. Bu süreç bizi bir yandan da “finansal el koyma” kavramına götürür. Bu da hanehalkının finansal süreçlere dâhil olması ve borçluluk oranlarının artmasıyla doğrudan ilintilidir. Ayrıca Lapavitsas finansal kâr kavramını bahsettiği dönüşümün temel aktörleri olan finans-dışı şirketler, bankalar ve hanehalkının faaliyetleriyle ilgili kurduğu teorik çerçeveye yerleştiriyor. Finansal kâr kavramının üretimden kopuk olduğu da düşünülmesin; karmaşık ve çelişkili bir şekilde, üretken kapitalistlerin elde ettiği kârla ilişkilidir.

Lapavitsas çalışmasında bolca ampirik veri de kullanıyor. Bu verilerin büyük bölümü gelişmiş kapitalist ülkelerle ilgili ama gelişmekte olan ülkeler hakkında da “bağımlı finansallaşma” kavramını ortaya atıyor. Bağımlı finansallaşmanın en önemli iki bileşeni, yabancı sermayeli bankaların gelişmekte olan ülkelerdeki paylarını artırmaları ve doların dünya parası olması nedeniyle gelişmekte olan ülke merkez bankalarının dolar cinsinden tuttukları rezervlerle ABD başta olmak üzere belli gelişmiş ülkelere kaynak aktarmalarıdır. Bunlar kıymetli tespitler içerse de, kitabın genelinde finansallaşmanın gelişmekte olan ülkelerde aldığı biçimlerin değerlendirilmesinin çok zengin olmadığı söylenebilir.

Finansallaşmaya yöneltilen itirazların kapitalizm karşıtı mücadeleden ayrı değerlendirilemeyeceğini ortaya koyan Lapavitsas’ın sözleriyle bitirelim: “Finansallaşma, çağdaş kapitalizmin kökleri oldukça derinlere uzanan bir dönüşümüdür. Finansallaşmaya karşı çıkmak, hanehalkı için temel mal ve hizmetlerin temin edilmesi dâhil olmak üzere, ciddi sosyal ve politik değişiklikler gerektirecektir. Ayrıca, neoliberalizme karşı ideolojik bir meydan okumayı da gerektirecektir. Kısacası, finansallaşmayla yüzleşmek, nihayetinde bir bütün olarak toplumun kapitalist karakteriyle yüzleşmeye yol açacaktır.”