Külrengi Kuramlar ve Yaşamın Yeşili

“Ölüm saçan bir kundakçıya dönüşüp elimde bir meşaleyle bütün ülkeyi dolaşmak istiyorum.”

Yoksulluğunun, çocuklarının ölümünün acısının, çaresizliğinin yoğunlaştığı bir anda Jenny Marx duygularını böyle ifade ediyordu. Sahip oldukları ve olabilecekleri ayrıcalıkları, imkânları, itibarı ve statüyü bir kenara koyup kendilerini devrime adayan Marx ailesinin yaşamı, devrimciliğin erdeminin birçok kişisel beklentiden vazgeçmeden gerçekleşemeyeceğini görmek açısından önemli bir örnektir.

Bir dönemi o dönemin devrimcilerinin yaşamı içinden geçerek anlamaya çalışmak hem o dönemin tarihsel özgüllüklerini hem de bu özgüllüklerin insanların yaşamlarındaki bireysel yansımalarını anlamak açısından işlevseldir. Kuşkusuz tersi bir okuma da, yani bir bakıma E.P. Thompson’un İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu’nda yaptığı gibi, aynı düzeyde işlevseldir. Bu iki yöntemin diyalektik bir birlik içinde kullanılması zor ama tarihsel okumanın güvenirliği açısından kritiktir. Bu nedenle tarih okumasında sadece olayların ve süreçlerin nasıl ortaya çıktığı ve geliştiği değil biyografi okumaları da önemli katkılar sunar. Zira ezilenlerin mücadelesinin kökenlerine, devrimin izlerine, “kandan ve ateşten harflerle yazılmış mülksüzleştirme” tarihine bakarken kitlesel mücadeleler kadar bu mücadelelerin içindeki bireysel deneyimlere bakmak da bir o kadar yararlı olacaktır. O dönemin tarihsel koşullarını daha da içeriden anlamak için Marx’ın yaşamını katetmek bu açıdan verimli bir okumaya kaynaklık eder. Marx’ın yaşamındaki kırılma noktaları, bu kırılma noktalarının onun fikirlerine yansıması ve bu ikisi arasındaki koşutluk bir devrimcinin yaşamındaki politik, etik, ekonomik ve diğer toplumsal boyutlardaki bağlantıları da gün yüzüne çıkarır.   

Marx’ın yaşamına baktığımızda, Komünist Manifesto’nun yazıldığı 1848 ve sonrası, Marx’ın kişisel tarihi açısından da sınıf mücadelesi tarihi açısından kritik bir yer teşkil eder. Marx’ın bu metni yazdığı dönemdeki tutumu, bir devrimcinin farklı yönleriyle olgunlaşma ve fikirlerinin yalınlaşma dönemine işaret eder. Marx’ın sürgünü, Komünist Birlik’in feshi, mücadelenin gizliliğinin askıya alınması ve mücadelenin açık hale getirilmesi, orta sınıfa karşı temkinli olma ve burjuva ile siyasi işbirliğine nokta koyma gibi tutumların yaşandığı yıllardır o yıllar.  Marx’ın yaşamı içinden geçerek tarihe bakmak ya da tarihin içinden geçerek Marx’a bakmak, ikisi arasındaki diyalektik bağı kurabilmek zor olsa da Marx’ın tarihsel önemini anlamak açısından önem arz eder. Kuşkusuz kişisel yaşamla politik yaşam arasındaki çelişki her devrimci açısından sorun teşkil etmiş olsa da ikisi arasındaki ilişkiyi devrimci bir iradeyle yönetebilmek zordur ki çoğu zaman yönetilemeyen çelişik yönler kalması muhtemeldir. Bu, çelişkinin doğallaştırılması değil tarihsel süreç içinde anlaşılması gerektiği ve dolayısıyla da devrimciliğin aynı zamanda çok farklı düzeylerde, içsel ve dışsal çelişkilerle uğraşmak olduğu yönünde bir hatırlatma olarak yorumlanmalıdır. Marx’ın yaşamı da bu çelişkilerden azade olmamıştır.

Aşk ve Kapital*, Marx’ın düşüncesinin ortaya çıktığı tarihsel koşulları, aynı koşullarda “görünmez” kılınan devrimci kadınların çetin yaşamlarını ve devrimciliğin hem toplumsal hem de kişisel ilişkiler açısından zorluğunu anlamak için önemli bir çalışma. Dahası ancak sınıf mücadelenin bin yıllara ve dünya ölçeğinde bir çelişkiye dayandığının anlaşılması ve bu nedenle devrimciliğin ancak zorunlulukmuşçasına kavranması ve bu yönde bir çabayı edimselleştirerek mümkün olduğunu anlamak açısından da önemli kaynaklardan biri. Zira devrimcilik gerçekle olduğu gibi yüzleşmeyi gerektirir ve Marx da 19. yy.’da bunu yapmaya gayret ediyordu: “On dokuzuncu yüzyılın toplumsal devrimi, şiirini geçmişten değil, yalnızca gelecekten çıkarabilir […] On dokuzuncu yüzyılın devrimi, kendi öz içeriğine ulaşmak için, ölülere kendi ölülerini gömdürmek zorunda” (Marx). Bunu yapabilmek için ise öncelikle devrimcilik ile ütopyacılık, anarşistlik ya da sosyal demokratlık birbirinden kesin biçimde ayrılmalıydı. Dahası toplumların tarihini sınıf mücadelesi temelinde, ilerlemeyi ve yenilgileri de bu mücadelenin tarihsel uzantıları olarak görmek, mücadelenin uzun ve çetin yolunda bu yenilgilerden yararlanmayı bilmek gerekiyordu: “Bugüne kadar daima şunu gördüm ki, devrimci yola girmiş gerçekten güvenilir karakterdeki herkes […], yenilgilerinden devamlı olarak yeni güç devşiriyor ve tarihin akıntısında ne kadar yüzerse, o kadar azimli oluyor” (Marx). Zira varoluşun kaynağını mücadelede gören Marx’a göre, sınıf mücadelesindeki strateji ve hareket tarzı, bu mücadelenin tarihine ve gelinen somut duruma dayanılarak belirlenmelidir. Enternasyonal’deki –güncel olması açısından da önemli olan- tutum da bu hakikatin bir tezahürü olarak yorumlanmalıdır: “ ‘İşçi sınıfı, bir siyasi parti oluşturmanın dışında, bir sınıf olarak hareket edemez.’ Bu hamle, ‘toplumsal devrimin zaferini ve aynı zamanda nihai hedefini –sınıfların ortadan kaldırılmasını- güvence altına almak için zorunludur’”. Bu güvenceyi ise özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve üretim araçlarının toplumsallaştırılması temin edebilir. Bu açıdan komünizmi doğru anlamak, onu ütopyalarla karıştırmamak, bilhassa sınıfsız toplumdaki mülkiyet ilişkilerini doğru yorumlamak elzemdir: “Komünizm hiç kimseyi toplumun ürünlerini mülk edinme gücünden yoksun kılmaz, insanı böyle bir mülk edinme yoluyla başkalarının emeğini boyunduruk altına alma gücünden yoksun kılar, hepsi bu” (Marx).

Oku  İki Kitap, İki Tavır-2

Sınıf mücadelesinin kökenlerini, güncelliğini, geleceğini ve komünizmi anlamak açısından güncel bir tartışma yürütülecekse bu ancak tarihe dönerek ve tarihin hakikatinden yola çıkarak yapılabilir. Marx’ın kavrayış tarzı, bu hakikatin kavranmasındaki temel uğraklardan biridir. Bu nedenle devrimciliğin şimdiki sorumluluklarından biri bu kavrayış tarzını anlamak ve derinleştirmekse diğeri de bu kavrayış tarzı yoluyla devrimciliği tarihsel koşullara uygun olarak yeniden tesis etmektir: “Kendi payımıza yapmamız gereken eski dünyayı tüm ayrıntılarıyla ortaya koymak ve yenisinin oluşumu için gerçekçi bir şekilde çalışmaktır. Düşünen insanlığa özgü olaylar bize düşünmek için zaman bıraktıkça ve sıkıntı çeken insanlığa özgü olaylar bize bir araya gelme olanağı sağladıkça, ortaya çıkan ve çağımızın şu an bağrında beslediği ürün daha eksiksiz olacaktır” (Marx).       


* Aşk ve Kapital (2019), Mary Gabriel, çev: Benan Eres & Deniz Gedizlioğlu & Gülden Kurt, İstanbul: Yordam Yayınları

*Bu yazı Komite Dergisi’nin Şubat 2020 tarihli 17. sayısında yayınlanmıştır.