Ödemeyelim Ödetelim!

Borç artık günlük hayatımızın bir parçası. En zaruri ihtiyaçlar için borçlanmak dahi normal. Borç ilişkisinin tarihi oldukça eski olsa da bu biçiminin tarihi o kadar da eski değil. Erken kapitalizm dönemindeki borç pratiği genellikle sermayedarlar arasında bir ilişki iken emekçi sınıfların banka kredileri, kredi kartları gibi araçlarla borçlanma, borcu borçla döndürme ve tekrar borçlanma sarmalına girişi 1970’lere dayanıyor. Bundan öncesi için finans-kapitalin özgün koşulları ve ihtiyaçları, sınıfsal tüketim alışkanlıkları veya insanların birbirleriyle ilişkilerindeki değişim gösteren veçheler toplumun tüm kesimlerinin bu kadar kolay ve bu kadar çok borçlanmasını engelleyen dinamiklerdi.

Sermayedarlar ile ücretli çalışanlar arasındaki çelişkiyi daha da derinleştiren borç, genellikle para ticareti konusunda uzmanlaşmış bankalar tarafından yönetilir ve alım gücü, yaşamı için duyduğu ihtiyaçları karşılamayan insanların tüketici krediler vb ile borçlanmaları ile hanehalkı borçlanması giderek artar. İşçilerin bankalara, aboneliklere veya kredi kartlarına borçlanmasının iki anlamı vardır; birincisi sermayedarın borcu başka bir yatırım için bir araç olarak bir değer üretirken işçinin borcu ancak emek gücünün yeniden üretimine yarar. Bunun yanında işçi gelecekte vereceği emek gücü üzerinden borçlanır. Bankaların büyük sermaye gruplarının birer aracı olduğu maddi gerçekliğinden varılan sonuç şudur: İşçi, borçlarının faiziyle beraber patrona kazandığının bir kısmını geri vermiş olur. Emekçi sınıfların yoğun borçlanma ilişkilerinin diğer sonucu ise boyunlarına yeni bir zincir daha ekleniyor olmasıdır. Henüz satmamış olduğu emek gücü üzerinden borçlanan işçi işsiz kalırsa tüm mal varlığını kaybedeceği bir geçimlik şartları sarmalına düşer. Bu yüzden işini kaybetmek, artık alınamaz bir risktir. İş düzeni ile ilgili herhangi bir rahatsızlığı dile getirmekten bu sebeple geri duracak olması oldukça olasıdır.

Bugün Covid-19 virüsünün dünya çapında yaygınlaşması, pandemi haline gelmesi, hastalığın bulaştığı milyonlar ve öldürdüğü yüzbinler varken, her ne kadar normalleşme gibi söylemler ortada dolaşsa da normal olmayan bir dönem içerisindeyiz. Bu dönemde daha önceden hayatını borç ile kurmuş işçiler; kira borçları, kredi kartı borçları, kredi ödemeleri, faturalar ile gırtlağa kadar batmışken, insanı öldürmeyip öldürmenin kıyısında bırakan bu düzenin en çok onları öldürdüğünü, bu borç ilişkisinin de artık sürdürelemez bir hal aldığını gördü.

Oku  Ödemiyoruz, Borçları Silin!

Korona öncesi verilere göre Türkiye’de 20 milyon insan bankalara borçlu ve bunların 1 milyonu borcu borçla döndürüyor. Borçlanmanın yoğunlaştığı gelir bandı ise aylık geliri 1000 Lira ve altı olanlar. Yani öğrenciler, işsizler ve kayıt dışı çalışan işçiler. Türkiye’deki toplam borçlanma tutarını nüfusa böldüğümüzde ise kişi başına düşen borç 13.000 Lira. Peki, bu borç kimin borcu? Borçlananlar da “ayaklarını yorganlarına göre uzatsalarmış” diyebilir miyiz? Neo-liberal kapitalist devlet ve onun yol arkadaşı sermayedarlar kazançlarını katlarken, yarattıkları değerin asıl mimarları olan işçilerle onların ancak borçlarla kıt kanaat geçinebileceği kadarını paylaşırken bu borçların sahibi sizce borçlananlar olabilir mi?

Pandemi bize haberdar olmadığımız bir hakikati göstermedi fakat işçiler bir ölüm-geçim savaşı içerisinde kıvranıp yeni borç ilişkilerine girmek zorunda kalırken, devletin yaptığının yalnızca borçlanmaları kolaylaştırmak olduğu, patronların keyfini kolladığı, onlarınsa karlarına kar kattığı bu dönem politik söylemlerle perdelenemeyecek derecede sistemin ezenlerini ifşa etti.

Yıllardır yakınlarına ve kendisine, geleceğini gördüğü bir hayatı kurmak için çabalayan milyonlarca insan var. Bunlar işçiler, emekçiler, işsizler, okuldan borçla mezun olan öğrenciler, esnaflar. Bu insanlar içinde birçoğu borçlarını döndüremediği ve uğruna çabaladığı hayatı bir türlü kuramadığı için hayatına son verdi. Hayatına son vermemiş olanlarsa onurlu bir yaşam sürmenin çabasıyla günlerini kazananlara satmaya ve hatta satmak için iş aramaya devam ediyor. Bugün bunlar olurken “ödemeyelim” demenin tam zamanıdır. Alın terimizle kazandığımız üç kuruşta dahi gözü olan patronlara, bize bir geleceksizlik inşa eden devlete, bizden aldığı para olmadan da refah içinde yaşayabilir olanlara ÖDEMİYORUZ! Hayatı, geleceği, gülen yüzü, uykusu çalınmış olanların hırsızlarına tek kuruş borcu yoktur. Kimse borcu kendisine kamçı görüp bunun çaresizliğinden utanmamalı, kendini çaresiz ve yetersiz hissetmemeli. Bu borçların ortaya çıkmasının sebebi bizim kişisel hatalarımız veya yetersizliklerimiz değil; kapitalizm, onun kazananları ve ona daha çok kazandırmak için türlü politikalarla halkını manipüle edenlerdir. Tüm borçlulara çağrımızdır: Ödemeyelim, örgütlenelim, borçlular hareketini kuralım ve hep beraber ödetelim!