“Altemperyalizm” Tartışmaları

Sonda söyleyeceğimizi baştan belirtelim Türkiye’nin toplumsal yapısını bu tartışma çerçevesinde değil,  “küresel kapitalist hiyerarşi ve işbölümü içinde orta gelişmişlik düzeyine erişmiş kapitalist bir ülke” olarak ifade ediyoruz. Konuya gelince:

“Türkiye altemperyalist mi” sorusu uzunca süredir sorulsa da,  Doğu Akdeniz ve Libya operasyonlarıyla birlikte tekrar güncellik kazanmış görünüyor. Soruyu olumlu yanıtlayanlar “altemperyalist” olmayı Türkiye ile sınırlandırmadıklarını söylüyor ama bunun nasıl bir küresel değişim sonucu oluştuğunu teorik olarak açıklamıyorlar.  Tezlerini, Türkiye’nin sermaye ihraç ettiğinden örneklerle ve sınır ötesi askerî operasyonları hatırlatarak savunmaya çalışıyorlar. Bu sırada düşüncelerinin arkaplanında ‘Lenin’in emperyalizm teorisinin somut durumu açıklamaya yetmediği’ gibi fikirler yattığını sezdirmeyi de ihmal etmiyorlar. İlginç olan, bu belirsizliğe karşı çıkanların da başka güncel örnekler ve niyet okumalar üzerinden yeni belirsizlikler yaratmasıdır. Biz bu tartışmaları solun geleneksel kafa tembelliğinin örneği olarak görüyor ve “çok şey biliyor ama söylemiyor” misali ikiyüzlülüklere düşmeden,  bildiğimiz kadarıyla ifade ediyoruz.

“Altemperyalizm” kavramı kendi içinde bir çelişkidir. Çünkü bir de “üstemperyalizm” olduğunu ve en aşağıda emperyalizmden farklı şeyler bulunduğunu çağrıştırır. Bu tezi savunanlara, teorik sığlıklarına belki biçimsel çare olur umuduyla Almanya Marksist Leninist Partisi kurucularından Stefan Engel’in “Yeni Emperyalist Ülkelerin Ortaya Çıkışı Üzerine” kitabını öneririz. Kitapta Türkiye’nin de içinde yeraldığı 14 ülkenin “yeni emperyalist” olduğu ileri sürülüyor. Bu kısa yazıda eleştirisine girmiyor, yalnızca “altemperyalizm” taraftarlarıyla aynı biçimde akıl yürütüldüğünü belirtmekle yetiniyoruz. Aralarındaki fark, Engel’in Lenin’in düşüncelerini dogmatik biçimde sahiplenmesidir. Zaten “yeni emperyalizm” kavramını da Lenin’den alıyor ve benzer başka kavramlar kullananları eleştiriyor. Ama tıpkı onlar gibi, “sermaye ihracı” kavramını yanlış yorumluyor.

Lenin’in emperyalizm kavramı

Tartışma çerçevesinin dışına çıkıyor ve Lenin’in “emperyalizm” kavramını yeniden düşünmeye dönüyoruz. Kitabın adının “Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” olması anlamlıdır. Burada herhangi bir ülke ve döneme ait kapitalizmden değil, tarihsel üretim biçimi olarak kapitalizmden söz ediliyor. “Aşama” ifadesi, emperyalizmin kapitalizmden başka bir şey olmadığı anlamına gelir. Bunun “son” olması ise, sosyalizmden başka bir sonrası olmadığı demektir. Kapitalizm gelişmeye devam etmekte ama bu kendi çelişkilerini de büyüttüğü için toplumsal bir çürümeye yol açmaktadır. Özetle Lenin, kapitalist üretim biçimi sürdükçe bu temel işleyiş düzeninin değişmeyeceğini belirtir. Çünkü emperyalizm bir irade, merkez ya da öznenin çabalarına bağlı olmaksızın; kendi çelişkilerinin ivmesiyle nesnel bir süreç olarak ilerler.  Lenin bunu şöyle ortaya koyar:

 “Kapitalistler dünyayı paylaşıyorlarsa, bunu, kendilerinde bulunan hain duygulardan ötürü değil, ulaştıkları yoğunlaşma düzeyi, kâr sağlamak için kendilerini bu yola başvurma zorunda bıraktığından yapıyorlar. Ve dünyayı, mevcut “sermayeleri”, “güçleri” oranında paylaşıyorlar, çünkü kapitalizmin ve meta üretimi sisteminin var olduğu bir ortamda daha başka bir paylaşma şekli sözkonusu olamaz.” [1]

Lenin’in “emperyalizm” kavramı, kapitalist dünya düzeninin bilimsel adıdır. Kitabın yazılışının üzerinden uzun zaman geçtiği ve içerdiği istatistik verilerinin eskidiğinden hareketle, bu niteliğini yitirdiği düşünülemez. Bilimsel bilgiler günceli değil, bir olgunun genel hareket yasalarını açıklar. Lenin kitabında Kautsky’nin emperyalist siyaset ve ekonomiyi birbirinden ayırmasını eleştirir, sermaye ihracının yalnızca gelişmiş ülkelerden az gelişmişlere değil ama gelişmişlerin kendi aralarında da yapıldığını belirtir, para-sermayenin sanayi sermayesine egemen olması sonucu kâr etmek için borsa oyunları ve spekülasyonların öne çıkışına işaret eder. Tekelleşmenin belirleyici olduğunu vurgularken, rekabeti reddetmez. Dünyanın tek bir kapitalist tekele doğru ilerlediği eğilimini kabul eder ama bunun kapitalistler arası rekabet ve devrimci mücadeleler sonucu gerçekleşemeyeceğini de söyler. Tüm bu görüşler, emperyalizmin genel işleyiş düzenini bugün de tanımlayabildiği için teorik bakımdan geçerlidir. Böyle düşünmeyişin başlıca iki neden ve biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan ilki, kavramın bilimsel bir tanım ve sıfat olarak kullanılmaları arasındaki farkı ayırt edemeyerek, birbirleri yerine kullanmakla ilgilidir. İkincisi ise, teoriden somut durumu açıklamasını beklemek ve bu olmadığında teoriyi yenilemeye kalkışmaktır.

Emperyalizm kavramının yanlış ele alınış nedenleri

Bütün adlandırmalar gibi bilimsel bir adlandırma olan “emperyalizm” kavramı da yalnızca kendi içeriğini ifade edecek biçimde kullanılmaz, çoğu zaman “ABD emperyalizmi, emperyalist savaş, emperyalist politikalar” vb. örneklerdeki gibi bir sıfat olarak da kullanılır. Bu bir çelişki değil, bilimsel kavram ve gerçek durum arasındaki farkın sonucudur. Teorik kavram, birçok gerçek durumun bir araya gelmesinden oluşan genel ve kapsayıcı bir olgunun soyut düzeyde ifade edilmesidir. Sıfat ise, gerçek bir durumu benzerlerinden ayırt etmek için belirgin bir özelliğiyle birlikte anarken kullanılır.  Spinoza bunu şöyle dile getirir: “Bir şeyin ne kadar gerçekliği ya da varlığı varsa o kadar da sıfatı vardır.”[2] Bu yüzden emperyalizm genel bir durumu anlatmanın yanı sıra, içerdiği birçok bileşenini nitelendirmek için sıfat olarak da kullanılır. Bir devlet, ordu, toplum, ülke, ekonomik ya da politik bir uygulamayı “emperyalist” sıfatı ile anmanın nedeni budur. Dolayısıyla bu sıfatla anılan birçok olguya karşılık,  bilimsel olarak tanımlanan yalnızca bir tane olgu vardır. Bilimsel olarak tanımlanan gerçeklik, sıfatla birlikte anılan gerçeklerin toplamından oluşur. Eğer “emperyalizm” dendiğinde yalnızca ABD anlaşılıyorsa, bu yanlış anlamayı gidermenin çaresi bir “altemperyalizm” kavramı icat etmek değil; konuyu doğru öğrenmek olmalıdır.

Emperyalizm kavramıyla oynamanın başka bir gerekçesi de teoriden somut durumu açıklamasını beklemek ve bu görülemeyince kavramı değiştirmeye çalışmaktır. Oysa teori gerçeği açıklamaz, yalnızca tanımaya yarar. Açıklama ancak gerçeği tanıma, anlama ve somut olarak incelemenin sonucu yapılabilir. İncelemenin her aşamasında ele alınan olgunun içinde yeni olgularla karşılaşılır ve bunlar da farklı teorik bilgiler yardımıyla tanımlanıp anlaşılarak adım adım ilerlenir. Böylece bütün yapı anlaşılıp öğrenilerek, iç işleyişi ve dünyadaki yeriyle ilgili açıklayıcı bilgiler ifade edilebilecek duruma gelinir. Bu sırada hem genelden özele, hem de özelden genele yönelik olarak düşünülür. Eğer eksik bilgiler kalmışsa yalnızca olguya bakarak giderilmeye çalışılmaz, asıl olarak olgunun varoluş koşullarının genel hareket yasaları göz önünde tutularak giderilir. Ancak sol böyle bir düşünme alışkanlığından yoksun olduğu için önce olguya bakar, sonra bununla ilgili teorik metinleri yorumlamaya geçer ve yorum cümlelerinin arasına somut durumdan örnekler katarak gerçeği açıkladığını düşünür.

Oku  Türkiye Suriye’de Geri Adım Atmamaya Çalışıyor

Altemperyalizm iddiaları ve karşı tezlerin ortak noktası

Türkiye’ye “altemperyalist” (“bölgesel emperyalizm, yeni emperyalizm, yarı-çevre ülke” tanımlarını bu kategori içinde sayabiliriz) diyenler; ülkede kapitalizmin çok geliştiğinden yola çıkarak sermaye ihraç eder duruma geldiğini, yabancı ülkelere asker gönderdiğini ve yönetenlerin Osmanlı hayallerini örnek gösteriyor. Bütün bunların eksiği var, fazlası yok. Türkiye’den ihraç edilen sermaye toplamı yaklaşık 40 milyar dolardır. 12 ülkede askeri üsleri var. Şu an 3 ayrı ülkede askerî operasyon yapıyor. 12 Eylül’den bu yana resmî ideolojisi olan Kemalizm sürekli olarak Osmanlıcı, ılımlı İslâmcı, Türkçü, liberal fikirlerle sulandırılıyor. Ayrıca dış ticaret ve yatırımlar için 1985’de DEİK ( Dış Ekonomik İşler Kurulu) ve Eximbank (1988) gibi kurumlar oluşturulmuş; Ortaasya, Afrika, Arap Yarımadası, Balkan, Kafkas ülkeleriyle ekonomik, siyasi, diplomatik ilişkileri katlanarak artmıştır.

Karşı tez olarak Türkiye’nin “bağımlı, taşeron, yeni sömürge” vb. bir toplumsal yapısı olduğunu öne sürenler ise 2020’nin ilk çeyreği itibariyle 431 milyar dolar dış borcu olduğunu hatırlatıyor ve kapı kapı borç aradığından hareketle, sermaye ihraç etmesinin düşünülemeyeceğini belirtiyorlar. Silâh sanayiî dâhil, ülkedeki tüm yatırımlarda yabancı sermaye ortaklığı bulunduğunu; küreselleşmeci ve özelleştirme politikaları sonucu yabancı sermayenin ekonomiye egemen olduğunu söylüyorlar. Dolayısıyla bu tez çerçevesinde dile getirilenler de yerden göğe haklı görünüyor. Ancak her iki tezin de şöyle bir sorunu var:

Bu iki görüş de gerçeğin yalnızca kendine yakın olan yarısını dile getiriyor ve kalanı yok sayıyor. Çünkü teorinin somut durumu yansıtması gerektiğini düşünüyor ve kendi düşüncelerini somut örneklerden yola çıkarak oluşturuyor. Elbette bu anlayışı tersinden de işletiyor ve teori somut durumu açıklayamıyorsa, geçersiz sayıyor. Bu çerçevede altemperyalizmciler Lenin’in yeni gelişmeleri açıklayamadığını, karşı görüştekiler ise yeterince açıkladığını öne sürerken; Lenin’in küresel ölçekte ve tarihsel çerçevede ele aldığı teorik konuların gerekçe ya da sonuçlarını, Türkiye ve şu anın gerçekleri içinde arıyorlar. Bu nedenle somut durumu yarı yarıya anlatışlarına itiraz etmiyor ama gözlem niteliğindeki bu verilerden hareketle teori düzeyinde akıl yürütmeye kalkışmalarını eleştiriyoruz.

Genel olarak sermaye ihracından bahsedilemez

Marks, Grundrisse’de üretimi şöyle tanımlar:  “Genel anlamda üretim olmadığı gibi, genel bir üretim de yoktur. Üretim daima bir üretim dalıdır-sözgelimi tarım, hayvancılık, sanayi, vb.-bütünlüktür.”[3] Marks, kapitalizmi bu materyalist temelde ele alır ve üretici birey, kâr, emek, ticaret, tekel vb. kullandığı bütün kavramların gerçek bir durumda nasıl işlediğini ayrıntılı olarak anlatır. Lenin’in emperyalizm kavramını açıklayışı da bu doğrultudadır.  Ama konu Türkiye gibi ülkelerin “alt” ya da “yeni” emperyalist olduğunu söylemeye gelince bu anlayıştan uzaklaşılır.  Bir ülkeden diğerine sermaye gönderilip gönderilmediğine bakılır ve buna göre “altemperyalist” tanımı yapılır. Böylece emperyalizmin ayırt edici özelliklerinden biri olan sermaye ihracı belli ülkelere has bir özelliğe dönüştürülürken, diğer yandan emperyalizmin başka bir belirleyici özelliği olan “tekelleşme” unutturulur.

Lenin, emperyalizmin ekonomik temelinin “tekel” olduğunu belirtir ve sermaye ihracının ülkeden ülkeye yatırım yapmak amacıyla değil,  kapitalizmin tekelleşme sayesinde aşırı gelişmesinin sonucu olduğunu vurgular. Bilindiği üzere tekel, kapitalistlerin hammadde kaynaklarından pazarda talebin belirlenmesine ve ekonomiden siyasete kadar toplumsal yaşamın tüm alanlarına girmesi demektir. Böylece maliyetler en aza inerken, kâr en üst düzeye çıkar. Buna para-sermayenin üretim süreçlerine egemen oluşu da eklenince, istikrarlı biçimde ve artan oranda kâr etmek, düzenin küresel ölçekteki tek amacı haline gelir. Lenin, emperyalizmin başlangıç döneminde kapitalizmi dünya çapında geliştirdiğini saptadığı bu süreci şöyle ifade eder: “Kapitalizm, sömürgelerde ve denizaşırı ülkelerde en büyük bir hızla büyümektedir. Buralarda yeni emperyalist kuvvetler (Japonya) belirmektedir.”[4]  İşte Lenin’in, “altemperyalizm” yanlılarına göre ‘bugünü yeterince açıklayamadığı’ gerekçesiyle değiştirilmek istenen ya da benzer söylemleri dile getirdiği halde Engel gibi “yeni emperyalizm” diyenler tarafından aynen tekrar edilen görüşü budur. Bu tezlere karşı çıkanlar ise, somut durumu açıklayıcı bir çaba göstermeksizin ölü taklidi yapmakla yetinirler.

Öncelikle sermayenin bir göçmen kuş olmadığını belirtmek gerekir, bir ülkeden havalandığında mutlaka oraya geri dönmesi beklenmemelidir, istenildiği kadar “yerli ve millî” olsun, daha yüksek kâr olanağı bulduğu her yere gidebilir. Yanı sıra, sermaye ihracı elbette ülkeler arasında gerçekleşir ama sermayenin küresel ölçekte yeniden üretilmesinin bir parçasıdır. Üretim yalnızca mal üretmek için yapılmaz, üretimin maddi koşullarının üretimini de kapsar. Dolayısıyla sermaye ihraç edilirken biricik amaç en yüksek kârı elde etmek değildir, asıl olarak sermayenin yeniden üretimini sağlamaktır. Sermayenin vatanı olmadığına göre, bu sağlama işlemi ülkelerle sınırlı değildir; DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü), uluslararası fonlar, kredi değerlendirme kuruluşları, G-8, G-20 gibi ekonomi zirveleri boşuna yapılmıyor. Bütün bu kurumların ortak amacı, kapitalizmin önündeki en büyük engel olan ve aşırı gelişmişliğinden kaynaklanan “kâr oranlarının düşme eğilimi” karşısında birlikte hareket etme çabasıyla ilgilidir. Bilindiği üzere kâr oranını düşüren etken, sabit sermaye yatırımlarının değişen sermayeye göre daha hızlı artmasıdır. Gelişmiş kapitalist ülkeler durumu kontrol altına almak amacıyla uzun süredir iç yatırımlarını maliyetlerin daha düşük olduğu ülkelere kaydırıyor ve hem harcamaları teşvik etmek, hem de sermaye ihracını kolaylaştırmak amacıyla faiz oranlarını düşürüyorlar. Bu yüzden dünya ticaretinde genel olarak daralma görülürken, bölgesel ticaret hacmi artıyor. Dünya genelindeki yatırımlar,  sabit sermayede fazla artışa neden olmayacak biçimde silah, savaş, eğlence, seyahat, inşaat alanlarına yöneliyor. Kredi ve faizler aracılığıyla, ülke ve şirketler buna uygun bir işbölümüne göre yönlendiriliyor. Son yıllarda az gelişmiş ülke ekonomilerinin bir yandan hızla büyümesinin, diğer yandan sürekli çatışmalar içinde olmasının başlıca nedeni budur.

Son olarak bazı konulara değineceğiz: Türkiye’nin inşaat alanında sermaye ihraç ettiği söyleniyor. Açıkladığımız üzere bu Türkiye’den kaynaklı değil, küresel sermaye dolaşımının parçası olan bir durumdur. Öte yandan Türkiye’deki müteahhitlik şirketleri küresel inşaat piyasasını belirleyecek tekel konumunda değildir, arkalarında projelerini destekleyici istikrarlı kredi kaynakları yoktur.  Öyleyse bu konuda efsane üretmemek gerekir. Türkiye’nin yurtdışı yatırımlarında ilk sıra, finans kurumlarına aittir. Çünkü dışarıdan düşük faizli para toplayıp, içerideki yüksek faizden yararlanırlar.  Türkiye’nin çok borcu olduğu için sermaye ihraç edemeyeceği iddiası saçmadır. Eğer borçlar siyasi baskı aracı amacıyla kullanılamıyorsa sermaye ihracını daraltmak şöyle dursun, teşvik edici olurlar. Çünkü sermayenin bir zenginlik yığını değil akışkan değer ve toplumsal ilişki biçimi olması gibi, borç da negatif bir değer ifadesi değil, sermaye biçimidir. Ülke toplumsal yapısını önceki dönemlerden kalma fikirlerle düşünmek yerine, küresel işleyişin güncel gelişmeleri çerçevesinde ele almak gerekir. Marksizm’in kurucu önderlerinin düşünceleri elbette eleştirilmez değildir. Ama bu bilim, felsefe ve toplumsal pratik ölçeğindeki bir siyasi mücadele çerçevesinde yapılmalıdır. Komünist devrimcilik bunu gerektirir.


[1] Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, V.İ.Lenin, Sol Yayınları, s. 88

[2] Ethica, Benedictus de Spinoza, Kabalcı Yayınları, s. 35

[3] Grundrisse, Karl Marx, Birikim Yayınları, s.125

[4] Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, V.İ.Lenin, Sol Yayınları, s. 115

*Bu yazı Komite Dergisi’nin Ağustos 2020 tarihli 20. sayısında yayınlanmıştır.