Sınıf Mücadelesinde İki Tarz

Cumhur İttifakı ve başındaki reisin halk desteği özellikle de dar gelirli kesimler arsındaki popülerliği sarsıldıkça solumuz da emekçileri yeniden keşfediyor. Ama bu kâşiflerin pek çok açmazı var. Hala etkilendikleri ve etkilemek istedikleri ve üstelik sosyolojik olarak içinden geldikleri kesimlerin önemli bir kısmı mesela Somalıların seçimlerdeki oy tercihlerine takıntılıyken kendi demografik kümelerinin mensuplarının işyerlerinde idare yanlısı ve emekçi karşıtı reflekslerini sorun etmiyor. Bunların Türkiye’de hüküm süren vahşi kapitalizmdeki “küçük” rollerini siyasal bir sorun olarak görmüyor, Gezici olmaları her tür hatalı tutumlarını temize çekmeye yetiyor. Tam da bu yüzden Türkiye solunda işçilere yönelik iki temel tutum vardır. Biri onları yönetmeye dönüktür. Siyaseten emekçileri gütmek isterler, bu yüzden direnişlerde fotoğraf verirken işçilerin iplerini elde tuttuğu sayılan sendikacılarla bağ kurmaya çalışılır. EMEP, Türk-İş bürokrasisinin haberlerini yapan, bu yolla buralarda yöneticilik, uzmanlık, temsilcilik kovalayan ilkesiz bir işlevle, kendi dışındaki herkesi sınıf dışı unsur diye niteleyen geleneksel konumunu yakın zamanda bürokratik marifetlerle üç küçük sendikasının tepesine oturduğu DİSK’e taşıdı. Dev Sağlık-İş ve Enerji-Sen’le sınıf zeminine odaklanmaya çalışan kamudaki taşeron işçilerin sendikalaşmasında fiili mücadelelerle önemli deneyimler üreten Halkevleri, dümenini DİSK temsiliyetine çevirince bedeli sınıf teslimiyeti oldu, bu sendikaların içi boşaldı, mücadeleci işçiler şaşkınlığa sürüklendi, ihanet hissi yaşadılar. Şimdilerde CHP belediyeleri üzerinden Enerji-Sen’in yeniden toparlanma arayışı söz konusu. İşçi sınıfı hareketi, mücadelesiyle, sendikal hareketi, mücadeleyi birbirine karıştırmanın bin bir yolu var. Ekonomizm ya da işçicilik bunun en bilinen burjuva eğilimlerindendir. Ancak konumuz bu sapmanın da ötesindeki bir başka olguyu irdelemektir. Konumuz sınıf çalışması yapıyormuş gibi, işçi hareketi oluşturuyormuş gibi yapma eğiliminin bir söylem, hatta manipülasyon pratiği olarak giderek sola egemen hale gelmesidir.

Uzun yıllar liberal teorinin devrimci sola sirayet etmesinin, hatta ona eklemlenerek dönüştürmesinin doğal bir sonucu olarak ülkedeki sol hareket büyük oranda kültür, kimlik, çevre ve benzeri meseleler etrafında politik örgütsel programını oluşturdu. Bizce bugün de sınıf vurgusunu artırmış görünen çevreler esasen bunu bir kültür, kimlik unsuru olarak ele alıyor. Solculuğu bir kimlik olarak kurgulayıp işçi sevmeyi bunun bir unsuru olarak kurguluyorlar. Bu tarz bir konumlanışla kolaylıkla toplumdaki potansiyel düzen dışı düzen karşıtı eğilimleri ulusalcı ve liberal eğilimler üzerinden düzeniçileştirme misyonunu yerine getiriyorlar. 90’lı yılların sonundan 2018’e kadar işçi hareketi içinde işçi sınıfı siyaseti doğrultusunda az çok yoğunlaşması olan birkaç eğilim söz konusuydu. Bu az sayıda odaklanmış çevrenin bir kesimi de 2000’nin ortalarında sendikal bürokrasinin marifetli çabalarıyla içerildi. Devrimci, sosyalist kimlikli insanlar bürokrasinin dişlisi olmayı önce utanarak sonra arlarını kaybederek kabullendiler. Ki sendikal bürokrasinin tarihsel olarak düzene içerme kabiliyetinin pratik sonuçlarını 90lı yılların başında deneyimlemiş, bunun sancısını yaşamış, bu durumu eleştirerek var olmuş kesimlerin yakın zamanda kendilerinin teslimiyet bayrağını çekmiş olmaları trajikomiktir.

Bizlerin içinde olduğu 2000’li yılların başına tekabül eden işçi sınıfı zeminlerinde kökleşme çabası, 2008 yılında somut bir fikri çerçevenin üretilmesiyle daha programatik bir zemine oturdu. 2011 itibarıyla merkezi bir yoğunlaşmaya ulaştı. Umut-Sen kuvveden fiile çıktı. Biz hangi işçi direnişi gündeme gelirse önce bu direnişin, muhtevasına, talebine bakarız. Sonra hızlıca ulaşıp bizim üstlenebileceğimiz sorumluluklara dair işçilerin ya da direnişi yürüten sendikanın, politik inisiyatifin fikirlerini sorarız. Politik, sendikal rekabet içinde olmayı reddederiz. Bayrak, simge göstermez, dergi, gazete bırakmayız. İşçinin simgesi, sendikasının bayrağı neyse o bayrağı tutarız. Onun talebini büyütmeye, sesini duyurmasına, işçinin kazanmasına odaklanırız. Bu tarzın doğruluğunu hep test ettik. Şuna rahatlıkla söyleyebiliriz ki son yirmi yılda temas ettiğimiz tüm direnişlerdeki işçilerle ilişkimiz büyük oranda sürer, önemli bir kısmıyla ilişkimiz zamanla politik bir karakter kazanmıştır. Zaten doğrudan örgütlediğimiz direniş ve mücadeleler sınıf hareketini inşa etme süreci içindeki kökleşme çabamızın doğal bir sonucu olduğu için oralardaki varoluşumuz da yukarıda altını çizdiğimiz ilkeler doğrultusunda gerçekleşir.

Bu da işçileri yönetmeye değil onların siyasal sosyal muktedirliğini arttırmaya odaklanmış diğer anlayıştır. Bu anlayışın doğal sonucu olarak 3500 Somalı tazminat mağduru madencinin Bağımsız Maden-İş Sendikası ve Soma Maden İşçileri Meclisi’nin öncülüğünde iki yılı yakın sürdürdüğü fiili, militan, kitlesel eylem ve direnişlerle önemli, tarihsel bir kazanım elde edildi. Mücadeleyle neoliberal anlayışın 1980’den bu yana işçilerin aleyhine işlettiği yasa yapma pratiğini, önce 2014’te Madencilik Kanunu değiştirerek ücretleri çift asgari ücret tabanına çıkarmak, emeklilik sürelerini 20 yıla çekmek, çalışma saatini 6.5 saate düşürerek haftalık izni iki güne çıkarmak gibi hakların yasalaşmasına iktidar üzerindeki kamuoyu baskısını arkasına almış bir mücadeleyle kazanan madencilerin önderlik ettiği direnişlerle, bu gerileme döneminde ikinci kez işçiler lehine yasa yapmasını sağladılar. Bir özel şirketin işçilere ödemesi gereken ihbar, kıdem tazminatı ve ücretleri devlete ödettirmeyi yasalaştırdı bu mücadele. Ve tam da kıdem tazminatının fona devredilmesi tartışmalarının içinde Soma madencileri kıdem tazminatında yapılması gereken tek değişikliğin kıdemin ödenmesinde devlet garantisinin getirilmesi talebinin yasa haline gelmesini sağladı ve bunun tüm iş kollarında uygulanabilmesini de mümkün kılacak önemli yolu açtı. Bu tarihsel kazanımı bazı burjuva medyası bile görürken, yukarıda anlayışlarını anlattığımız sol topluluklar ya da sendikal merkezler görmedi, Soma madencilerine adeta karartma uygulandı. Ve maden işçileri bu durumu gördüler, konuştular, not ettiler.

Oku  DİSK'i ve işçi sınıfının mücadelesini büyütmek için çağrı

Yanlış anlaşılmak istemeyiz işçiler arasında örgütlenmeye aşağıdan bir tarzla devam eden siyasal inisiyatifler vardır. Kızıl Bayrak, özellikle nakliyat iş kolunda HKP daha lokal zeminlerde Partizan, Alınteri, UİDDER, SODAP gibi sınırlı da olsa sahici odaklanma çabaları söz konusudur. Bu çevreler öyle ya da böyle o ya da bu düzeyde politik kökleri nedeniyle işçi hareketine dokunan çevrelerdir fakat bunların ve bugünlerde işçi direnişlerine ilgi göstermeye başlayanların bir kısmı yukarıda bahsettiğimiz radikal demokrasi programının dolaylı olarak yön verdiği ve hareket tarzlarını belirlediği çevreler. Şimdilerde yani 2018 sonrasında işçi hareketi zeminine de dükkân açan TKP ve ÖDP’yi de bu bağlamda değerlendirmek doğru olandır. Zira onlar da solculuğu ya da komünistliği kimlik olarak kurguladıkları ölçüde bu kapsama girerler. Böyle anlayışlardan ilham alan hareketlerin “alancı” pratiği zararlıdır. Sınıf zeminine dayanışmacılığı değil rekabetçiliği, içeriği değil biçimi, hakikati değil söylemi taşımaktadır. Somut çalışmaya değil yüzeysel kurgusallıklara dayanır. Özyönetim araçlarının oluşturulmasına emek ederek işçilerin politizasyonunu sağlamak, kendi kendilerini yönetme kapasitelerini büyütmek, inisiyatifli kılmak değil temas etmenin mümkün olduğu nadir durumlarda bile işçileri politik, örgütsel ihtiyaçların figüranlarına, nesnelerine dönüştürmek, sınıf hareketini yaratmaya dönük bir bakış açısı ve adanma çizgisi değil teşkilata üye kazandırma pragmatizmiyle var olan bir dar pratikçilik olarak özetleyebiliriz bu yaklaşımları.

Ucu siyasetin başka yerlerdeki somut ya da gelecekte zayıf da olsa ihtimal dahilinde olan çıkarlarına dokunabilecek örneğin CHP belediyesi önündeki direnişleri görmemek, örneğin Nakliyat-İş’in öncülük ettiği Real, Uzel, Makro, Tüvtürk ve benzeri direnişleri sendikanın DİSK yönetimine muhalif konumu nedeniyle oradaki somut ya da potansiyel çıkarları etkilenmesin diye görmemek bazen patronlardan biri HDP’li ya da CHP’li olduğu için işçiyi görmemek, ya da işçilerin yaygın DİSK Genel-İş eleştirilerine göz, kulak tıkamak bu grupların ortak tutumudur. Özellikle 15 Temmuz girişimi sonrasında daha yoğunlaşan biçimlerde işçi direnişleri, sendikal gündemler ve işçilerin yoksullaşması gündemleri yandaş medyanın dışında yer alan FOX, Halktv gibi medya organlarında sık sık yer bulmaya başladı. Yine BBC, DW, Sputnik gibi yabancı devlet kurumlarının Türkçe servislerinde de sık sık bu tür içerikte yayınlar gündeme gelmeye başladı. Kültür, kimlikçi siyasal programlarla üretilen burjuva muhalefetin barutu tükenince işçi sınıfı hatırlandı ve böylece propaganda düzeyinde buralara odaklanma başladı. Bu yüzden yukarıdaki saydığımız çıkar uyuşmazlığının olmadığı durumda ve tabi direniş taşrada değil de kent merkezlerinden ulaşabilir bir konumdaysa oraya konforun izin verdiği düzensiz bir rutinle uğramak, bayrak göstermek, teşkilat yayını bırakmak, mümkünse işçilerden birkaçını üye olmaya çağırmak, birkaç saat vakit geçirip sonra yayınında, sosyal medya hesabında paylaşmak için fotoğraf, video çekip ayrılmak yaygın bir tutum oldu. Direnenleri üye yapmak mümkünse dayanışma geceleri ve benzeri bile düzenlenir oldu. Ne kadar farklı olurlarsa olsunlar bu türden anlayışların hepsi işçiyi yönetmeye dönük başarısızlığa mahkûm tarzın tezahürleridir.

Proletarya devrimciliği iddiamız bizi bu tarzlardan ayırıyor. Biz işçiyi yönetmenin değil onların sermaye karşısında şahsiyet kazanmasını mümkün kılmanın peşindeyiz. Bu yüzden solun mühim bir kısmı Somalı madencileri görmemeyi tercih ediyor. Emekçileri ezilenleri yönetebileceğini düşünen tarz solu bir kimlik olarak kurguladığı ölçüde içine kapanıyor, halkın anlamadığı bir iç dille, kimsenin umursamadığı tartışmalara saplanıyor. Bu yolun sonu yoktur. Soma madencilerinin zaferini kutlarken dostlarımızı da uyaralım dedik.

*Bu yazı Komite Dergisi’nin Eylül 2020 tarihli 21. sayısında yayınlanmıştır.