Büyüdük, Büyüdük de Nasıl ve Kimin için?

TÜİK, Türkiye ekonomisinin 2017’de %7,4 büyüdüğünü açıkladı. 2017’ye dair büyüme verileri üzerinde çokça tartışıldı. Her şeyin güllük gülistanlık olduğunu söyleyenleri bir kenara bırakırsak, tartışmalar genel olarak iki unsur etrafında yoğunlaştı: Büyümenin sürdürülebilir nitelikte olmadığı ve 2016’nın sonunda TÜİK’in milli geliri hesaplama yönteminde yaptığı değişiklik. Bu iki husus da önemli hiç şüphesiz, ama belki de daha önemli bir şey var ki o da bu büyümeden emekçilerin payına ne düştüğüdür.

TÜİK’in hem büyüme hem yatırım hem tasarruf oranlarını zıplatan hesaplama değişikliğiyle başlayalım. Önemli eleştirilerden bir tanesi, TÜİK’in açıkladığı milli gelir serisindeki verilerle, yine TÜİK tarafından açıklanan endeksler arasında tutarsızlıklar olması. Ayrıca milli gelir serisindeki göstergelerle diğer ekonomik göstergeler arasındaki korelasyonun da bozulduğunu söyleyebiliriz. Servet artışı olarak değerlendirilmesi gereken inşaat rantlarındaki artışın katma değer artışı olarak ele alınıp inşaatın GSYH’ye katkısının şişirilmesi de bir diğer unsur. Önemli bir eleştiri de, yeni yöntemde önce cari veriler hesaplanıp bunlar fiyat artışından arındırılarak reel büyümeye ulaşıldığından (önceki yöntemde tam tersiydi), fiyat artışlarındaki eksik hesaplamanın büyüme oranını yüksek gösterdiğidir. Bu değişiklikler, Yunanistan’daki gibi bir istatistik faciasıyla sonuçlanır mı bilinmez ama daha çok tartışma götüreceği kesin.

Gelelim bu büyümenin kırılgan yanlarına. 2016’daki zayıf büyümenin ardından 2017’nin büyüme oranında bir artış bekleniyordu zaten. Ama (yöntem değişikliğini saymasak bile) oranın bu kadar yüksek çıkmasındaki en büyük etken, hükümetin elindeki neredeyse bütün kozları oynayarak verdiği teşvikler, kredi kolaylıkları ve iç talebi artırıcı politikalardı. Bunun sonucunda hem bütçe açığı hem de cari açık arttı. Diğer yandan, faiz ve döviz kurları, enflasyon ve işsizlik eşzamanlı olarak arttı veya yüksek kaldı. Teşvikler ve kamu harcamaları sonucunda artan ithalatın kaynağı da sermaye girişi değil, artan iç talep oldu büyük ölçüde. Daha öncesinde ise ülkeye giren sermaye hareketleri ekonomideki talebe yön veriyordu. Yurtdışından sermaye girişinde bir artış (ya da yeteri kadar bir artış) olmadan ithalata olan talebin artması da son dönemde dövizdeki artışın önemli sebeplerinden biri (diğer bir sebepse, döviz borcu çok fazla olan özel sektörün döviz talebinin artmış olması). Örneğin; 2017’de teşvik belgesi alan 174 milyar TL’lik yatırımın yaklaşık üçte birinin ithal makine-teçhizat alımında kullanılması planlanıyor. Yani dış kaynak sıkıntısı kapıda gözüküyor. Henüz ciddi bir sermaye çıkışı yaşanmadığını da vurgulayalım. Mehmet Şimşek’in sermaye ve siyasi iktidar açısından ılımlı ve yapıcı tespitlerinin bile ağzına tıkanması, herhangi bir çatlak sese dahi tahammül olmadığını da gösteriyor.

Oku  200. yaşında Marx’ı, devrimi ve komünizmi yeniden düşünmek

Büyümeye yol açan etkenlerden biri de 2017’de dış ticaret hadlerinin düşmesi sonucunda, bir önceki senenin fiyatlarına göre hesaplanan ihracat ve ithalat rakamlarının büyümeye yaptığı katkı oldu. Bunun literatürdeki adı ise “yoksullaştıran büyüme”dir. Zaten dolar cinsinden GSYH, (2016’da 862 milyar dolardan) 2017’de 851 milyar dolara, kişi başına GSYH de 10.597 dolara düştü. Üstüne üstlük bu hesapta ortalama dolar kuru 3,65 TL olarak alındı; yani bu düşüşün ilerleyen dönemde de süreceğini söyleyebiliriz.

Şimdi de asli meseleye bakalım. Çalışanların GSYH’den aldığı pay 2016’da %36,5’ken, 2017’de %34,5’e düştü. 2017’de çalışanlara yapılan ödeme cari fiyatlarla %12,9 artarken, sermaye kazancı ve rantındaki artış %26,3 oldu. Üstelik bu süre zarfında çalışan sayısı da arttığından, kişi başına işgücü ödemesindeki artış %9,4’te kaldı. Yani yaklaşık %12’lik enflasyonu göz önünde bulundurduğumuzda emekçilerin ücretleri reel olarak gerilemiş oldu, hem de ekonominin reel olarak %7,4 büyüdüğü bir dönemde. Yani çok açık bir şekilde emekçilerden alıp sermayeye veren bir büyüme bu.

12 Eylül sonrasına ne kadar da benziyor, değil mi? Devalüasyon ve ücretlerin düşürülmesiyle artırılmaya çalışılan bir rekabet gücü, sermaye lehine yapılan yasal düzenlemeler ve teşvikler sonucu sermaye sınıfına aktarılan kaynaklar, tabii bütün bunları “sürdürülebilir” kılmak için de zor aygıtının oynadığı rol…