Kadın Hareketine Marksist Bir Yaklaşımla Bakmak

Kadın Hareketine Marksist Bir Yaklaşımla Bakmak

Kadın hareketi büyüyor, büyüyecek. Ama bir hareketin tarihsel ve köklü bir dönüşümün itici gücü olabilmesi, hakiki bir perspektife ve nesnel değerlendirmelere dayanarak gelişmesiyle koşulludur. Oysa bir süredir yükselen kadın hareketinin teorik argümanları henüz güçlü bir şekilde geliştirilmiş değil. Hareketin gelişerek ve kitleselleşerek ilerlemesi için bu argümanları ve sözümüzü güçlendirmek zorundayız. Türkiye’deki kadın hareketinin de bu açıdan açmazları olduğunu söylemek mümkün. Bu açmazların bağlaşık iki boyutundan söz edilebilir. Birincisi, birçok tepkinin aktüelle sınırlı gelişiyor olması ve bu açıdan gündemi belirliyor olsa da kalıcı bir etkiye neden olamaması, ikincisi ise cinsiyetçiliğe ilişkin tartışmaların önemli ölçüde Batıda geliştirilen teorik çerçeveyle ve söylemle yürütülüyor olması. Kuşkusuz geçmişte ve şimdide geliştirilmiş tüm teorik tartışmalardan eleştirel biçimde yararlanmak ilkeseldir. Ne var ki eleştirel bir yaklaşımla ele alınmadığı sürece söylenenleri ve yazılanları tekrardan öteye geçmek mümkün olmayacaktır. Toplumsal açıdan hangi yönde ya da hangi toplumsal kesimin öncülük ettiği mücadele olursa olsun elimizde tamamlanmış modeller, paradigmalar da olmayacaktır, olamaz da. O nedenle varolandan yararlanmak ama onu özgül duruma uyarlayarak geliştirmek kadın hareketinin ilerlemesi için de elzemdir. Elimizde her duruma uygulanabilir bir yöntem yok belki -ki bu zaten gerçeklikle örtüşmez- ama sömürü ilişkilerini ve bu ilişkilerin tarihsel mantığını anlayabileceğimiz binlerce yıllık sınıf mücadelesi tarihi var. Kadın mücadelesi de bu perspektiften hareketle büyütülebilir ve derinleştirilebilir. Bu, kadınların ezilmesinin daha eskiye dayandığı gerçeğiyle çelişmez. Ne var ki ideoloji olarak cinsiyetçiliği anlayabileceğimiz temel kaynak toplumsal üretim ilişkileridir. Bu ilişkilerin doğasını anlamak ise temelde belli bir Marksist yaklaşımla mümkündür.

Cinsiyetçiliğin nasıl ortaya çıktığını ancak ve ancak toplumsal ilişkilerin tarihsel kuruluşuna bakarak anlayabiliriz. Tarihsel olguları tarih yoluyla açıklamadığımız ölçüde ise özcü bir noktaya düşmek muhtemeldir. Sözgelimi emek-sermaye çelişkisine dayanan mücadelede işçiliği yüceltmek, erkek-kadın çelişkisine dayanan mücadelede ise kadın olmanın özsel yanları varmışçasına halis ilkeler varsaymak mücadele edilen şeye dönüşmekle aynı kapıya çıkacaktır. Bu, ilkelerimiz olmayacağı anlamına değil, ilkelerimizi nesnel gerçeklikten çıkarmamız gerektiği anlamına gelir. Yine bu, emek-sermaye çelişkisinin tek biçimli ve saltık biçimde iki taraflı bir ilişki yoluyla üretildiği anlamına gelmediği gibi bu genel çelişkiye içkin farklı çelişkilerin (mezhepçi, milliyetçi, cinsiyetçi, ırkçı, etnik, yaşa bağlı ayrımlar vb) olduğunun da göz ardı edilemeyeceğini gösterir. Kadının ahlaki normlarla özdeşleştirilmesi ya da ahlaki normların bilhassa kadın üzerinden belirlenmesi, ev içi emeğin görünmez kılınması, anneliğin kadını kadın yapan sıfat olarak addedilmesi ve buna benzer birçok eğilim herhangi bir ideolojinin üretiminin tek yönlü gerçekleşmediğini gösteren örneklerden sadece biridir.

Kadın sömürüsünün temelinde iş bölümü ve bu iş bölümüne dayanan cinsiyetçi  yaklaşım vardır. Ama nasıl ki milliyetçilik, ırkçılık gibi ideolojiler toplumsal üretim tarzı ve onun yeniden üretimi sürecinde iş görüyorsa yani ideolojiler bu koşullarla üretildiği gibi bu koşullar da ideolojiler aracılığıyla yeniden üretiliyorsa cinsiyetçilik de temelde aynı koşullar içinde üretilir. Bu nedenle de “ideolojik savaşım bizim için özel bir iş değildir” (Lenin). İdeolojiyi “materyalist bir yolla” açıklamalıyız, aksi takdirde fikirlerin, kategorilerin özerk varlıklarından bahsedeceğimiz idealist düzlemde seyrederiz. İdeolojik savaş ise onun “toplumsal köklerini ortadan kaldırmayı amaçlayan sınıf hareketinin somut pratiği ile birleştirilmelidir” (Lenin). Zira ideolojik “saiklerin kökenlerini araştırmadan, toplumsal ilişkiler sisteminin gelişimini yöneten nesnel yasaları ortaya çıkarmadan ya da bu ilişkilerin maddi üretimin ulaştığı gelişim düzeyindeki köklerini göz ardı ederek” (Lenin) devrimci bir hareketi inşa edemeyiz. Bunu yapmadığımız ölçüde de yeni toplumsal hareketlerde sıkça karşılaştığımız yeni revizyonizmin mantığının hüküm sürmesine izin vermiş oluruz. Wood, bu mantığı kısaca şöyle formüle eder: “Sınıfsal bağlantıları ya da aralarındaki karşıtlıklar ne olursa olsun, tamamen ideolojik ve siyasal bağlarla birbirine bağlanabilen ve harekete geçirilebilen çeşitli ‘halk’ unsurlarından kurulmuş bir siyasal güç, ideolojik ve siyasal düzlemlerde oluşturulup örgütlenebilir” (E. M. Wood). Günümüzde bu mantık, tarihsel gerçekliğin ve bu gerçekliğin kuruluş yasasının (eğiliminin) inkarına dayanan yeni devrimci özne arayışlarının ortak mantığıdır. 

Kadın mücadelesi konusunda teorik ve fiili birçok yetersizlik ve çelişki içermekle birlikte Marksizm kadın hareketine dair güçlü ve geliştirilebilir bir bakış açısı sunmaktadır. Buna rağmen güncel hareketler ağırlıklı olarak postmodern kuramlarla iş görmektedir. Hareketin paradoksal yanlarını da en çok bu kaynak beslemektedir. Oysa ideolojiyle mücadele ideolojinin ortaya çıktığı ve yeniden üretildiği toplumsal üretim tarzının tesisinden bağımsız değildir. Bu açıdan eril akıl, patriarka, homofobi gibi sıkça kullandığımız kavramlar cinsiyetçi ideolojiyi anlamamıza yarayan unsurlarından başka bir şey değildir. Tabii ki açıklayıcı ve kullanışlı ifadelerdir. Ama mesele sürekli yeni kavramlar türetip yeni bir terminoloji ve söylem geliştirmek değildir. Tek başına ele alındıklarında yani ideolojik bağlamı ve bu bağlamın yerleştiği toplumsal üretim ilişkileri göz ardı edildiği ölçüde bu kavramlar kestirmeci bir işleve sahip olabilecekleri gibi cinsiyetçilikle mücadelenin teorik boyutunu derinleştirmek önünde de engel teşkil edecektir. Bu tarz hatalara düşmemenin yolu cinsiyetçi ideolojinin temelde sınıf ilişkileri üzerinden ele alınmasıdır. Ne var ki bunun dışındaki eğilimler Marksizm içinde de gelişen eğilimlerdir. Post-Marksizmde de tanık olduğumuz ideolojinin sınıfsal ilişkilerden özerkleştirilmesi eğilimi, sorunun tarihsel köklerinin ve temelde de devrimci özne olarak işçi sınıfının olumsuzlaması öncülüne dayanmaktadır. Bu, yeni toplumsal hareketlerde sık rastladığımız bir özerkleştirme çabasıdır. Kadın hareketini büyütme çabasında yaşanabilecek böylesi bir sapma hareketin nesnelliğini önemli ölçüde zayıflatacaktır, zayıflatmaktadır.       

Oku  Tarihten gelen bir görev: Kadın mücadelesinin zorunluluğu

Kadın hareketi bir hak, yasa, demokrasi, kimlik vb. meselesine indirgenemez. Meselenin özünde mülkiyet ilişkileri ve iş bölümü olguları vardır. Evde, iş yerinde, sokakta ya da herhangi bir yerde kadınların ve çocukların erkeğin hizmetine koşulmasının, kadın ve çocukların emeği ile erkeğin emeğinin değerinin eşitsizliğinin ya da kadının emeğin görünmez kılınmasının temelinde de bu olgular vardır. Örtük ya da açık biçimde gelişen bu egemenlik ilişkisinin özü mülkiyet ilişkisidir. Bu açıdan mülkiyet ile iş bölümü aynı resmin iki yüzü gibidir: “Birinde  faaliyet bağlamında söylenen şey, ötekinde faaliyetin ürünü bağlamında söylenmektedir” (Marx). Öyleyse mesele, kadın-erkek karşıtlığını üreten ideolojinin temelindeki toplumsal üretim tarzını ortadan kaldıracak ideolojik-politik bir mücadele geliştirebilmektir. Bu, mücadelede kadınların rolünü azımsamak bir yana onların tarihsel rolleri itibarıyla daha kritik bir yeri olduğunu duyurur: “Bütün özgürleşme hareketleri deneyimi gösterdi ki, bir devrimin başarısı kadınların ona ne kadar katıldıklarına bağlıdır” (Lenin). Kadınlara devrimlerin tarihi yazılırken bile layıkıyla yer verilmemiş olsa da kadın hareketinin yükselmesi ile birlikte tarihin bu eksik kısmının açığa çıkması da mümkün olacaktır. Son dönemlerde kadın odaklı teorik tartışmaların, toplumsal mücadelelerde kadının yerine ilişkin tarihsel araştırmaların artmasının nedeni kadın mücadelesindeki yükseliş olmuştur. Bu açıdan fiili durum teorik tartışmaları belirlediği gibi teorik tartışmalar da fiili durumu geliştirme olanağı vermelidir.

Cinsiyetçiliğin kökleri oldukça eskiye dayanmakla birlikte bu sorunun güncel çözümü temel olarak -ondan ibaret olmasa da- sınıf mücadelesinde kilitlenir. “Bu elbette ki, işçi sınıfının devrimci potansiyelini sorgulayan ve yerine başka devrimci özneler öneren -öğrenciler, kadınlar, çeşitli alternatif ‘yaşam tarzlarının’ pratisyenleri, ve o ya da bu çeşit halk ittifakları gibi- birçok insanı reddetmek demek değildir” (E. M. Wood). Mesele, “toplumsal ilişkiler ve iktidarın kapsamlı analizine dayanan bir sonuç olarak” işçi sınıfının devrimci rolünün göz ardı edilemeyeceğidir. Bununla birlikte “sosyalist hareketin diğer halk hareketleri ve muhalifleriyle oluşturacağı birliklerden kazanacağı ve öğreneceği çok şey vardır. Sadece insan özgürleşmesinin boyutları –burada özellikle kadın hareketi önemlidir- hakkında değil, işçi sınıfı birliğinin engellerinin üstesinden gelmek hakkında da -özellikle cinsiyet ve ırk engelleri- öğrenecek çok şey vardır” (E. M. Wood). Ne var ki “kapitalizmi oluşturan iktidar ve çıkar yapısı hâlâ yol üzerindedir ve onun yıkımına yol açacak sınıf engelleri de hâlâ oradadır. Bunlar basitçe ittifaklar içinde çözülemez ya da varoluşu dışında teorize edilemez. Marksist teori, kapitalizmin değişen yapısını, işçi sınıfındaki dönüşümleri ve içindeki yeni bölünmeleri kavramak için gelişmek zorundadır” (E. M. Wood). Bu nedenle de kadın sömürüsünü ve cinsiyetçiliği küresel ölçekteki emek sömürüsünden ayırmak kadın hareketinin büyümesi önünde de engel teşkil edecektir. Nasıl ki toplumsal çelişkiler çok biçimli ve çok boyutlu ise devrimci mücadelenin de tek biçimli ve homojen bir yapıya sahip olmadığını, kadın mücadelesinin yükselmesinin -benzer şekilde ekolojik mücadelenin, ezilen ulusların, göçmenlerin mücadelesinin ya da gençlik mücadelesinin- sınıf mücadelesinin büyümesi açısından kritik bir yeri olduğunu biliyoruz. Doğrudan ya da dolaylı olarak, birbirini daha da ileriye taşıyacak devrimci etkiler ürettikleri sürece bunlar devrimci bir süreç içinde birbirine bağlanacaktır. Sahici bir devrimci çizgi, bunlar arasındaki bağıntıyı fiilen kurabilen çizgi olacaktır. Öyleyse önümüzde birbirini tamamlayacak olan iki görev var: İlki, popüler ve bilhassa -Marksist yaklaşımlara da sirayet etmiş olan- postmodern yaklaşımlara kapılmamak ve kadın hareketini Marksist bir perspektif üzerinden yeniden düşünmek; ikincisi ise Marksist perspektifin ve pratiğin kadın hareketi konusundaki mevcut eksiklerini ve açmazlarını görerek, bu eksik ve açmazları aşmaya çalışarak kadın hareketini büyütmek ve yine bu yolla Marksizmi geliştirmek ve sınıf mücadelesini büyütmek.

*Bu yazı Komite Dergisi’nin Mayıs 2021 tarihli 25. sayısında yayınlanmıştır.