Kâğıtçılar ve kâğıtsızların mücadelesi yol gösteriyor

Kent yoksullarının en bariz bilinenleri kâğıt toplayıcılarına yönelik son dönemlerde yaşanan saldırıların ve kâğıt depolarına operasyonların fitilini, İstanbul Valiliği’nin 23 Ağustos’ta yayınladığı yasaklama kararı ateşlemiş oldu.  Avrupa Birliği’ne uyum yasaları çerçevesinde 2004 yılında çıkarılan ve bugüne kadar 17 kez değişikliğe uğrayan Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği’ni bahane ederek, kâğıt toplayıcılığını “haksız kazanç, çevre kirliliği, sağlık riski ve huzuru bozma” gibi suçlamalarla bitirme girişiminin ardında sermaye devletinin rantsal çıkarları var. Çöpün sermaye sınıfı için ticari bir meta olarak kârlılığının keşfedilmesi ve “yeşil kapitalizm” bağlamında çevreci politikaların gelişmesiyle birlikte, katı atık toplama/değerlendirme işi giderek önem kazanarak, yoksullara, işçilere bırakılamayacak kadar kârlı bir alana dönüştü. Büyük şirket ve ihalelerinin yer aldığı piyasada pastadan en büyük payı almak isteyenler harekete geçerek hayatını çöple kazananların ümüğünü sıkmak için sıraya girdi, hem de devletin en üst kademesinden başlayarak.

Emine Erdoğan’ın sıfır atık projesi kapsamında birçok ilde tesisler kurulması ve belediye, üniversite, hastane gibi çok sayıda kamu kurumu, özel sektör ile anlaşmalar yapılmasıyla ele geçirilen rantın büyümesi için kâğıtçıların saf dışı bırakılması gerekirdi. Bunun için sadece İstanbul’da sayıları 30 bini bulan kâğıtçıların çekçekleri ellerinden alınarak, para cezası kesilerek, yüzlerce polis ve zabıtayla gece yarısı depoları basılarak, depolardaki tonlarca malı gasp edilerek, aileleri gözü önünde küfür ve hakaretlerle aşağılanarak, şiddetle gözaltına alınarak ve hatta üçü tutuklanarak yıldırılmak istendi. Ancak bunların hiçbiri kâğıtçıları yıldırmadığı gibi, yandaş medyanın kendilerini “eşkıya” olarak göstermesinden daha çok öfkelendirmemiş. Zira çoğu Kürt kimliği nedeniyle devletin zulmüyle çok önce tanışmış ve bugün en büyük güçleri emekçi halkın dayanışması iken böylesi karalamalarla kamuoyunun manipüle edilmeye çalışılmasını hazmedemiyorlar.

Öte yandan kamuoyunda oluşturulmak istenen algı tutmayıp eylemler ses getirdikçe devletin baskı ve operasyonları sanki ‘kaçak’ göçmenlere yönelikmişçesine gerçekleşmeye başladı. Basında sürekli, kayıt dışı göçmen işçi çalıştırdıkları için bunlar oluyormuş mesajı verildi. Onlarca depo baskınında yüzlerce kâğıtsız göçmen gözaltına alınarak sınır dışı edilmek için geri gönderme merkezlerine götürüldü. Aralarında ise en çok Afganlar var.

Türkiye’ye özellikle 2018’den beri artarak devam eden Afganistan göçünde, göçmenler daha fazla iş olanağı nedeniyle büyük kentlere geldiklerinde, kayıtsız ve kimliksiz bir şekilde yapabilecekleri bir iş olarak kâğıt toplayıcılığını yapmaya başladı. Geçici koruma altındaki Suriyeliler ile uluslararası koruma kapsamındaki diğer uyruklardan göçmenlere nazaran Afganlar, sığınmacı statülerinin tanınma süreci daha zor olduğu için kamusal hizmet ve yardımlardan faydalanamıyor. Bu durum da onları sömürüye daha açık bir hale getirerek en pis işleri en düşük ücretlere itiraz etmeden yapmalarına neden oluyor. Afganların ‘hiç bıkmadan’, ‘usanmadan’, sitem etmeden saatlerce, günlerce çalışmasına bazı araştırmacılar “çileci beden emeği” ismini vererek, bu özellikleriyle Afganları diğer göçmen gruplarından ayırıyor.

Oku  Salgında Göçmenler Neler Yaşıyor?

Açgözlü patronlar da yerli işgücü ile göçmen işgücü arasındaki oluşturulan rekabetten doymayarak göçmen işgücünü kendi içinde rekabete zorlayacak uygulamalarla emek maliyetlerini neredeyse bedavaya getirmeye çalışıyor. Afganlar ise bundan en dezavantajlı çıkan göçmen grubu olarak kâğıt toplayıcılığının yanı sıra artan bir şekilde inşaat, tekstil, nakliye gibi işlerde kölece çalıştırılmak üzere tercih ediliyor. Ayrıca patronlar bu işkollarında göçmen işçileri yalnızca ucuz işgücü çalıştırmak için değil, genel düzeyde ücretlerin baskılanması, sendikal örgütlülüğün dağıtılması, işsizlik tehdidi yaratılması için kullanıp sömürü çarklarını döndürüyor. Henüz buna karşı göçmen işçilerin haklarını da içerecek bir sendikal yapı ve örgütlülüğün olmayışı, barınmadan beslenmeye, ücretlerden işçi sağlığına kadar pek çok sorunun tüm işçiler açısından can alıcı yakıcılıkta yaşanmasına neden oluyor.  

Kâğıt işçilerinin direniş ve mücadelesi bu noktada göçmen işçilerin haklarının fiili olarak savunulması ve birlikte örgütlenme potansiyeli taşıması bakımından bize önemli ipuçları veriyor. Yaygın bir biçimde hem iç hem de dış siyasette iktidarca kullanıldığını gördüğümüz göçmenlerin araçsallaştırılarak rant sağlanması bugün sermaye dönüşümü için kâğıt işçilerine yönelik yapılan saldırıların temelini oluşturuyor. Göçmen karşıtlığı üzerinden haklı ve meşru taleplerinin kriminalize edilmek istenmesine karşı “yoksulun halinden en iyi yoksul anlar” diyerek birbirlerine tutunan kâğıt işçileri, sermayenin tuzağına düşmeyip birlikte örgütlenmenin tohumunu atıyorlar. Kâğıt işçilerinin mücadelesinde nüvesi olan göçmen işçilerle örgütlenme pratiğini filizlendirmek, toplumsal tüm alanlara sirayet etmesini sağlamak ve politik bir muhteva kazandırmak devrimcilerin asli görevleri arasındadır.

*Bu yazı Komite Dergisi’nin Kasım 2021 tarihli 27. sayısında yayınlanmıştır.