Sermayenin “Yeşil” Hareketi ve Ekososyalizm

Marx, sermayenin varoluş koşullarını ve hareket tarzını irdelerken onun varlığını sürdürebilmesi için yerleşik olan her şeyi yerinden etmek zorunda olduğunu vurgular. Karşı karşıya kaldığı her sınırı mevcut üretim ve ilişki tarzının yeni boyutlarını geliştirebildiği bir imkan olarak değerlendirebildiği ölçüde varlığını yeniden üretebilecek olan sermayenin mevcut sorun ve sınırlarını aşma düzlemlerinden biri de ekolojik sorunlar olmuştur. Toplumsal üretim tarzıyla koşullu olarak gelişen ve derinleşen ekolojik sorunlar, kapitalizm için hem onun yapısal çelişkisi hem de onun yeni bir etki alanı olarak açığa çıkmıştır. Bir yandan bu yapısal çelişkiyi diğer yandan yeniden üretim süreçlerini birlikte düşünebileceğimiz olgulardan biri olarak yeşil kapitalizm, kapitalizmin neoliberal görünümü açısından da karakteristiktir.

Yeşil kapitalizmi “yeni bir büyümenin lokomotifi” olarak niteleyen Daniel Tanuro, ekolojik tartışmalarda genel olarak felaketçilik ile şüphecilik olarak nitelendirilebilecek iki eğilimin hakim olduğunu söyler. Ekolojik vergiler, karbon salım izni, biyoyakıt, CO2 stoklaması, iklimsel göç, emisyon kredisi, karbon pazarı, eko-endüstri pazarı, temiz karbon pazarı, biyoteknoloji gibi olgular üzerinden ele alınan yeşil kapitalizm, üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin çağdaş formlarından biridir ve tam da kapitalizmin hareket tarzına uygun bir sürecin ürünü olarak açığa çıkmıştır. Ekolojik bir üretim tarzı yapısal olarak kapitalizmle örtüşemeyeceği için görünüşte ekolojik sorunlara çözüm olarak geliştirilmiş bu olgular, hem kapitalist üretim tarzının çelişkisini hem de bu çelişkinin onun yeniden üretilmesinde nasıl işlevsel olabileceğini gösteriyor. Peki ekolojik sorunların kaynağını tartışırken saptamaları ve ayrımları doğru yapabilmenin önündeki engeller nelerdir?

Ekolojik sorunların kaynaklarını ortaya koymaya çalışırken yapılan hatalara değinen Tanuro, bu hatalardan en yaygın olanının ekolojik sorunların antropik yani “insan etkinliğine bağlı” olarak açıklanması olduğunu hatırlatıyor. Oysa neden, “genel olarak ‘insani etkinlik’ değil, bu etkinliğin tarihsel ve toplumsal olarak belirlenmiş özel bir biçimidir.” Ekolojik sorunlara antropik bakış açısının “tarih dışı” olduğunu vurgulayan Tanuro, ekolojik sorunların toplumsal ilişki tarzından bağışık biçimde tüm insanlığa, teknolojiye, ilerlemeye atfedilerek anlaşılmaya çalışılmasının gerçek nedenleri perdeleyeceğini söylüyor. İnsanlara sürekli ekolojik telkinlerde bulunulması, bireysel önlemler salık verilmesi ve bu yolla suçluluk duygusu uyandırılması, sorunun toplumsal ve yapısal boyutunu gizlemenin başka bir aracı olarak tezahür ediyor. Toplumsal ve küresel ölçekte ortaya çıkan ve yoğunlaşan bir sorunu “kişisel bir etik, ölçülülük, mütevazılık hatta çilecilikle bağlantılandırmak” hem sorunun kaynağını görmezden gelmeye hem de çözümü olanaksız kılmaya neden oluyor. Bu çelişki ekolojik sorunlara kaynaklık eden güçler ve ilişkilerin yorumlanmasında da açığa çıkıyor.

Ekolojik sorunların kritik görünümlerinden birisinin sera etkili gaz salımı olduğunu biliyoruz. Bu sorunun ele alınışındaki çarpıtma ise salımın sorumluluğundaki etkenlerin değerlendirilmesinde açığa çıkıyor. Söz gelimi, sera etkisini en çok üreten ülkelerden biri olarak Çin tespit edilse de daha yakından bakıldığında sorunun iç yüzü farklı görünüyor. Çin’e bu sorundaki sorumluluk atfedilmesindeki yanılgılardan birisi, sorunun tarihsel boyutlarından bağışık bir biçimde ve belli bir zaman dilimine göre değerlendirilmesi. İkincisi Çin’in nüfusunun göz ardı edilmesi. Üçüncü ve belki en önemlisi ise “Batılı büyük şirketlerin üretimlerinin bir bölümünün işçi ücretlerinin düşük olduğu ülkelerde gerçekleştiğini -tekabül eden salımlar hesaplanabilir- ama bu mallarının satışlarının gelişmiş ülkelerde yapıldığının göz ardı edilmesi”dir. Öyleyse salıma neden olan ürünlerin tüketildiği ülkelerin durumu ihmal edildiğinde doğru görünen bir çıkarım aksi durumda tersi bir çıkarıma neden oluyor. Sorunun esas nedenlerini ortaya koymadan geliştirilen dahası bu nedenleri perdeleyen her türlü ekolojik yaklaşım çözümün üretilmesinde değil sorunun sürekliliğinde etkin olacaktır. Öyleyse sorunun temelde mülkiyet ilişkilerinden kaynaklandığını görmemek için kör olmak gerek. Ne var ki bu saptama tek başına bir şey ifade etmez. Bu ilişkilerin özgül görünümlerini anlamak zorundayız.

Tarihsel hareket tarzı gereği kapitalizmin sürekliliği onun önüne çıkan engelleri kendini yeniden üretecek olanaklara dönüştürebilmesiyle koşullu. Öncesinde onun hareket tarzına engel olan olgular, onun yeniden üretilmesi yönünde araçlara ve değerlere dönüşebiliyor. Atık ve temiz teknoloji pazarı, emisyon kredisi, biyoteknoloji, ekolojik vergiler, biyoyakıt gibi olgular bunlardan bazıları. Tanuro, toplumsal ve ekolojik açıdan daha büyük tehlikelere yol açacak yeni teknolojinin üç kritik unsuruna vurgu yapıyor: Biyoyakıtların kitlesel üretimi; karbon tutulum (ayrıştıma) ve depolama sürecini ifade eden ‘temiz karbon’ girişimi; nükleer enerji. Üretimin yeni biçimlerinin ortaya çıkması üretim ilişkilerinin tarihsel gelişimi açısından kaçınılmazdır ama değişmeyen şey sermayenin süreklilik eğilimidir: “Dünya pazarı yaratma eğilimi, sermaye kavramının içinde verili olarak doğrudan vardır. Her sınır aşılması gereken engel olarak görünür. Dolayısıyla, sermayenin ilkin, üretimin her öğesini kendi değişimi altına sokması ve doğrudan dolaşıma girmeyen kullanım-değerlerinin üretimini ortadan kaldırması” zorunludur ve “artık, insan için yalnızca bir nesne, saf bir yararlanma konusudur; kendisi için bir güç olarak kabul edilmesi son bulur; bağımsız yasalarının teorik bilgisi bile, onu, ister tüketim nesnesi olarak ister üretim aracı olarak insan gereksinimlerine tabi kılmak için bir kurnazlık olarak ortaya çıkar” (Marx). Bu yapısal çelişkinin bir görünümü olarak insan ile doğa çelişkisi yeni gibi görünse de tarihsel olarak emeğin ve doğanın metalaşmasının birbirinden ayrılamaması nedeniyle köklü bir çelişkidir. Dolayısıyla bu çelişkinin nasıl ortadan kalkacağına dönük soruşturma, “doğal bir kaynak” olarak emek gücünün sömürülmesi ile doğanın sömürülmesi arasındaki bağlaşık ilişkinin gelişim sürecinin anlaşılmasıyla yürütülebilir.

Oku  İktisadi ve Politik Bir Sistem Krizi Olarak Korona Pandemisi

Mevcut ekolojik sorunları üretim tarzının özgül koşulları ile birlikte ele alabileceğimize ve yeşil kapitalizmi toplumsal üretim tarzının tarihsel seyrinden bağımsız ele alamayacağımıza göre, bu sorunların çözümü için ise kısa ve uzun vadede yapılacaklar birbirinden farklı olsa da uyum içinde geliştirilmelidir. Tanuro’nun bu bağlamda “sosyalizmle ekolojiyi birleştirmek” önerisi ise “bireyler tarafından demokratik olarak belirlenmiş (ticari yabancılaşmadan kurtulmuş) gerçek insani ihtiyaçları karşılayan sistem” olarak sosyalizm; insan ile doğa ilişkisini ele almadaki “sığ, faydacı ve doğrusal bakış açılarından vazgeçilmesi”; “yenilenebilir enerjiler üzerine kurulmuş, kalıcı, geri dönüşebilir, yeniden kullanılabilir kullanım değerleri üretimine yönelmiş, ademi merkeziyetçi, planlı, tutumlu ve etkin bir sistemin kademeli olarak alması”; “emeğin üretkenliğinin artmasına eleştirel bir bakış yöneltilmesi” olarak formüle ediliyor. Birçok ekolojik kuramda karşılaşabileceğimiz ortak öneriler bunlar, oysa sorun daha derin ve daha kapsamlı. 

Sorunları nesnel bir yolla saptamak kuşkusuz ki önemlidir. Dahası sorunların kaynağından hareketle çözüme işaret etmek de bir o kadar önemlidir. Ama belki de en önemlisi ve en zoru tarihsel süreç ile içinde bulunulan özgül durum arasındaki bağlantıdan hareketle güncel bir hareketi inşa etme sorunudur. Halihazırda ne var, bu varolana içkin olanaklar, araçlar neler ve bu olanakların, araçların bizi neyi yapmaya mahir kılacağı ekolojik sorunlar açısından da kritiktir. Tanuro ise sorunun temelinde gördüğü kimi nesnel saiklere rağmen çözümü bu saiklerden oldukça uzak ve genel biçimde formüle ediyor: “eşzamanlı dört girişimi bir araya getirerek rasyonel bir çıkışın güç hatları çizilebilir: 1) Gerçek toplumsal ihtiyaçların talebini karşılamak; 2) Emek süresini azaltıp gereksiz, zararlı üretimleri ve taşımacılığın büyük bir bölümünü kaldırarak küresel maddi üretimi azaltmak; 2) Enerji verimliliğini radikal bir şekilde artırmak ve maliyetlerinden bağımsız olarak tamamıyla yenilenebilir enerjilere geçmek; 4) Dönüşümün demokratik bir şekilde gerçekleşmesi için üretilen yani tüketilen için kolektif sorumluluğun politik ve kültürel koşullarını yaratmak.” Ekososyalist bir bakış açısından hareketle geliştirilmiş bu argümanların özgünlüğü kuşku götürür. Bununla birlikte bu bakış açısının Marx’ın “toplumsal metabolizma” kuramına dayanması nedeniyle haklılığının ileri sürülmesi abartılı bir iddiayı içeriyor. Zira bu, tek başına ele alındığında çok genel bir saptamadan başka bir şey ifade etmiyor. Sorunu Marksist bir açıdan ve temelde üretim tarzına bağlı olarak ele alacaksak ekolojik sorunların oluşum ve gelişim koşullarını da bu bağlam üzerinden açıklamak durumundayız ki bu, bu tarihsel seyrin devindirici gücünü teşkil eden sınıf mücadelesini bu boyutuyla ele almayı zorunlu kılar. Bu açıdan ekososyalizm diğer ekolojik yaklaşımlara nispetle Marksizmle daha uyumlu görünse de geliştirdiği çözüm yolları itibarıyla önemli ölçüde genel önerilerden ibaret kalmakta, bilhassa politik açıdan somut ve zorunlu ihtiyaçların tayin edilmesindeki materyalist yaklaşımdan uzak düşmektedir. Sadece neyi ortadan kaldırmamız gerektiğini saptamak değil, böylesi bir mücadelede halihazırdaki olanakları nasıl ve hangi doğrultuda kullanacağımızı ve geliştireceğimizi, kısa ve uzun vadede yapılabileceklerimizi bir uyum içinde terkip edebilme gücünü de ortaya koymak zorundayız. Barışçı, demokratik, katılımcı, çoğulcu vurgularla yapılan öneriler tek başına hiçbir şey ifade etmeyen ve kaçınılmaz biçimde “süreduran tarihi bir hareketin fiili ilişkilerin”in tarihsel oluşum koşullarının reddine varan bir eğilimi ihtiva etmektedir, böylesi eğilimler masum olmadığı gibi öyle ya da böyle ‘Marksizm’le örtüşmeyen ideolojik tutumlar geliştirmeye kaynaklık eder. Mücadelede “tarihin ve devrimin gelişim seyrini” dikkate almayan her yaklaşımın nihai varacağı noktanın ve ona atfedilen “sınıfsız ekoloji” gibi atıflar göz ardı edilmeden geliştirilecek bir ekososyalizm eleştirisinin Marksist ekolojinin gelişimi açısından kritik bir önemi olduğu kuşkusuz. Zira nasıl ki ekolojik sorunların kaynağını antropik bir yaklaşımla ele almak “tarih dışı” bir tutumsa bu seyri göz ardı ederek çözümler önermek de aynı tutumun başka bir yolla sürdürülmesidir.

*Bu yazı Komite Dergisi’nin Haziran 2022 tarihli 30. sayısında yayınlanmıştır.