Bu yazı ilk olarak Komite Dergisi’nin “Küresel Fabrika ve Proletarya Devrimciliği” başlığıyla 2024 Ekim ayında çıkan 34. sayısında yayınlanmıştır.
Yazan: Intan Suwandi
Çeviren: Bala Ulaş Ersay
Tüm bu gelişmiş büyük ülkelerin küreselleşmeye karşı kendi koruma önlemleri var. Oysa bizim gibi bir ülke, çok naif, çok masum, çok genç. Biz gelişmekte olan bir ülkeyiz. Bu tür bir düzenleme yapma konusunda uzmanlığımız yok. Sonunda Endonezya hedef pazar haline geliyor. [Pazarımızı] açmak zorundayız, insanlar geliyor. İşgücümüz çok ucuz olduğu için bazı yatırımlar geliyor. Ama günün sonunda ne oluyor? Ürünlerini çoğunlukla burada satıyorlar ve bizim herhangi bir korumamız yok.
Yukarıdaki alıntı Endonezya’daki iki şirketin üst düzey yöneticileriyle yaptığım görüşmelerden birinden alınmıştır. İlginç bir şekilde, küresel Güney’den bir sermaye temsilcisi olan bu katılımcının ifade ettiği görüş, Güney’deki tüm sınıflar tarafından kabul edilen, ancak son zamanlarda sol görüşlüler de dahil olmak üzere Batılı akademisyenler arasında yeni bir tartışmanın konusu olan hiyerarşik dünya ekonomisinin sürekliliğine dayanmaktadır.
Tartışma büyük ölçüde, küresel meta zincirleri veya küresel değer zincirleriyle bağlantılı yeni bir uluslararası işbölümüyle belirginleşen günümüz dünya ekonomisinde emperyalizmin hala geçerli olup olmadığı sorusu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bazıları, üretimin küreselleşmesinin uluslar arasındaki eşitsizlikleri azaltmada harikalar yarattığını, çünkü küresel Güney ülkelerinin dünya ekonomisine dahil edilmesinin bu ülkelerin kalkınmasını desteklediğini savunmaktadır. Başta Çin ve Hindistan olmak üzere bazı Asya ülkelerinin son dönemdeki başarı öyküleri bu savı doğrular nitelikte görülmektedir. Sol kesimden bile çok sayıda kişi, küresel meta zincirlerinin karmaşıklığını ve Çin, Rusya, Brezilya, Hindistan, Güney Afrika ve Endonezya gibi “yükselen ekonomilerin” yükselişini, şu anda sahip olduğumuz şeyin artık emperyalist bir dünya ekonomisi değil, yalnızca “değişen hegemonyalar”[1] olduğunun sözde kanıtı olarak görüyor. Hem ana akım hem de radikal ekonomistler, sosyologlar ve coğrafyacılar sıklıkla bu tür zincirlerin ademi merkeziyetçi özelliklerine odaklanmaktadır.[2]
New York’taki New School’s Center for Public Scholarship’te 1 Mayıs 2017’de düzenlenen “Emperyalizm: Hâlâ Geçerli Bir Kavram mı?” başlıklı panelde Marksist coğrafyacı David Harvey, Utsa Patnaik ve Prabhat Patnaik’in A Theory of Imperialism (Emperyalizm Teorisi) kitabındaki Yorum kısmında dile getirdiği bazı argümanları tekrarlayarak “emperyalizmin deli gömleği” olarak adlandırdığı şeyi reddettiğini vurguladı. Emperyalizmin Geometrisi‘nin 1983 baskısında Giovanni Arrighi’yi açıkça takip eden Harvey, emperyalizm kategorisini günümüz dünya ekonomisini incelemede “zorlayıcı” ya da faydalı bulmadığını iddia etmiş ve bunu mekânsal olarak dinamik bir konfigürasyondan ziyade solda yer alanların terk etmesi gereken “sabit bir yapısal kısıtlama” anlayışı olarak görmüştür. Harvey’in Patnaiks’in kitabındaki ve Mayıs 2017’de New York’ta yaptığı sunumdaki yorumları, Marksist politik iktisatçı John Smith’in ilk olarak Monthly Review web sitesinde yayınlanan ancak daha sonra Review of African Political Economy blogunda devam eden argümanlarına yönelik eleştirisiyle başlayan ve devam eden bir tartışmaya yol açtı. Harvey ve Smith’in yanı sıra Patrick Bond, Walter Daum, Andy Higginbottom, Adam Mayer ve Lee Wengraf’ın kayda değer paylaşımlarıyla başkaları da tartışmaya katıldı.[3]
Soldaki bu anlaşmazlık yeni değildir. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki pek çok sosyalist düşünür, John Hobson’ın ünlü ifadesiyle, emperyalizmin “ekonomik bir kökü” olduğu fikrini uzun süredir reddetmekte ve emperyalizmin ya var olmadığını ya da ekonominin değil devletin bir ürünü olduğunu, dolayısıyla da kapitalizmin bir üretim biçimi olarak işleyişiyle ilgisi olmayan siyasi ya da jeopolitik (ekonomik değil) bir doğası olduğunu savunmaktadır.[4] Ancak en son tartışmayı başlatan, Harvey’in emperyalizm teorisini büyük ölçüde reddetmekle kalmayıp, aynı zamanda iki yüzyıldan fazla bir süredir Doğu’dan Batı’ya doğru gerçekleşen tarihsel zenginlik akışının son otuz yılda büyük ölçüde tersine döndüğünü öne sürmesi olmuştur (vurgu eklenmiştir).[5]
Küresel meta zincirlerinin analizi, yukarıdaki hususlarla bağlantılı olarak bazı önemli sorular ortaya çıkarmaktadır: (1) merkezi olmayan küresel meta zincirlerinin, bu zincirlerdeki başlıca aktörler arasında gücün merkezsizleşmesi olarak görülüp görülemeyeceği ve (2) bu zincirlerin karmaşıklığının, dünya ekonomisinin hiyerarşik, emperyalist özelliklerinin yerini aldığını gösterip göstermediği. Bu soruların her ikisine de cevabın hayır olduğunu savunuyorum.
Bu tartışmanın merkezinde, günümüz küresel güç ilişkilerinin değişen bağlamının -ya da Harvey’in Smith’in eleştirisine verdiği yanıtta karmaşık mekânsal, bölgeler arası ve mekâna özgü üretim, gerçekleştirme ve dağıtım biçimleri olarak ifade ettiği şeyin- küresel Güney/Doğu’dan küresel Kuzey/Batı’ya akışın artık var olmadığı ya da tersine döndüğü ve emperyalizm kavramının geçerliliğini yitirdiği sonucuna yol açıp açmayacağı sorusu yeralmaktadır. Emperyalizm kavramının, Bond’un ifadesiyle, eski moda bir ezilen ve ezen uluslar ikileminden başka bir şey olmadığı doğru mu? Wengraf’ın açıkladığı gibi, tartışmalı bir şekilde “alt-emperyalizme” yol açan yükselen ekonomilerin yükselişinin, özellikle Çin’in ABD’nin “baskın küresel rakibi” olarak konumunu sağlamlaştırmasına yardımcı olan “Sahra-altı Afrika’daki neoliberal saldırı döneminden yararlanma” konusundaki artan rolü gibi durumları vurgulayarak, emperyalizmin kendisinin sonu anlamına geldiğini iddia etmek makul müdür? Yoksa Higginbottom’un dediği gibi, alt-emperyalizm emperyalizmin sonu anlamına gelmemekte (Daum’un da savunduğu bir görüş), yeni-sömürgeci kapitalizmin bir mutasyonu olarak ortaya çıkmakta ve onun birçok özelliğini sergilemeye devam etmekte midir? Dahası, savunucuları tarafından sunulan olguların bolluğu göz önüne alındığında, Harvey’in iddia ettiği gibi, emperyalizmin bugün de devam ettiğini savunanların yalnızca “sıradan idealizm” ile meşgul oldukları doğru mudur? Yoksa Mayer’in belirttiği gibi tam tersi, Harvey gibi emperyalizmi reddedenler –Smith’in sözlerini ödünç alarak– zaman, tarih ve tarihsel materyalizm faktörlerini tartışmadan tamamen çıkararak , özellikle de para akışlarını ve üretim akışlarını emperyal duruşla karıştırarak idealist bir şekilde düşünenler midir?[6]
Üretim Güney’e kaymış olsa da, Kuzey ve Güney arasındaki ücret farkının verimlilik farkından daha büyük olması nedeniyle emperyalist mübadele ilişkileri hüküm sürmeye devam etmektedir.
Küresel meta zincirlerinin analizi, yukarıdaki noktalarla bağlantılı olarak bazı önemli sorular ortaya çıkarmaktadır: (1) merkezi olmayan küresel meta zincirlerinin, bu zincirlerdeki başlıca aktörler arasında gücün merkezsizleşmesi olarak görülüp görülemeyeceği ve (2) bu zincirlerin karmaşıklığının, dünya ekonomisinin hiyerarşik, emperyalist özelliklerinin yerini aldığını gösterip göstermediği. Ben bu iki sorunun da cevabının hayır olduğunu savunuyorum. Görünüşte merkezi olmayan ağlara ve küresel meta zincirlerini karakterize eden mevcut karmaşıklıklara rağmen, bu zincirlerin doğasında bulunan sermaye-emek ilişkileri, yapılandırılmaları bakımından hala emperyalisttir.
V. I. Lenin’in kavramsallaştırmasında olduğu gibi, emperyalizm geniş anlamda , büyük sermayenin ekonomik toprakları kontrol etme çabalarıyla ilgili ekonomik ve siyasi çıkarların karmaşık bir şekilde birbirine karışması olarak tanımlanabilir.[7] Emperyalizmin birbiriyle ilişkili birkaç yönü vardır: (1) ulus-devletlerin sistemin uluslararası hiyerarşisi içindeki konumları için jeopolitik (askeri dahil) mücadelesi, sömürgelerin veya yeni sömürgelerin kontrolünü kapsar, (2) kapitalist üretimin dışındaki küçük üreticilerin mülksüzleştirilmesi ve (3) kapitalist üretimdeki emeğin, özellikle de sistemin çekirdeğinden çıkan çokuluslu şirketlerin egemenliği altında küresel sömürüsü (kamulaştırma veya eşdeğeri olmadan el koyma ile birlikte).[8] Bu çalışma, diğer ikisinin önemini hiçbir şekilde yadsımadan, neredeyse tamamen üçüncü boyuta odaklanmaktadır. Söz konusu olan, zengin ülkeler ve/veya onların şirketleri tarafından yoksul ülkelerden artı değerin çekilmesi (ya da boşaltılması). Dünya ekonomisinin süregelen emperyalist özelliklerini anlamanın bir yolunun, Karl Marx’ın üretimin gizli mekanı olarak adlandırdığı ve küresel meta zincirleri çağında küresel Güney’de yer alan bölgede gerçekleşen sömürüyü incelemek olduğunu savunuyorum. Üretim Güney’e kaymış olsa da, Kuzey ve Güney arasındaki ücret farkının üretkenlik farkından daha büyük olması nedeniyle emperyalist mübadele ilişkileri hüküm sürmeye devam etmektedir. Tony Norfield’ın The City‘de ileri sürdüğü gibi, kapitalist gelişmenin bugünkü aşamasında emperyalizmin temel dayanağı, az sayıda ülkeden birkaç büyük şirketin dünya pazarına, dünya finansına ve küresel üretim yapısına hakim olduğu kaçınılmaz gerçeğidir.[9]
Kapitalist ekonomiyi ve onun merkezinde yer alan sınıf mücadelelerini, emek değer teorisi üzerinden analiz edilen sömürü meselesine odaklanmadan incelemek mümkün değildir. Bu durum, ekonomiyi küresel düzeyde incelerken de aynı derecede geçerlidir.
Kapitalist üretim tarzında, sermaye-emek ilişkisi sömürünün merkezi ilişkisidir. Paul Sweezy’nin de belirttiği gibi, her sınıflı toplum gerekli/artı emek ikilemiyle, dolayısıyla örtük bir sömürü oranıyla karakterize edilirken … bu durum yalnızca kapitalizmde değer biçimini alır ve sömürü oranı kendini artı değer oranı olarak ifade eder.[10] Kapitalist ekonomiyi ve onun merkezinde yer alan sınıf mücadelelerini, emek değer teorisi aracılığıyla analiz edilen sömürü meselesine odaklanmadan incelemek mümkün değildir. Bu durum, ekonomi küresel düzeyde incelendiğinde de aynı şekilde geçerlidir.
Bu konudaki ana akım teorilerden farklı olarak, bu çerçeve güç, sınıf ve kontrol sorularını -küresel meta zincirlerinde meydana gelen sömürü/istimlakı açığa çıkarmak istiyorsak ele alınması gereken soruları- dikkate almaktadır.
Analizim, formülasyonunun merkezine emeği koyan bir küresel meta zincirleri çerçevesi ile başlıyor. Bu çerçeve emek-değer meta zincirleri ya da kısaca emek-değer zincirleri olarak adlandırılmaktadır. Bu konudaki ana akım teorilerin aksine, bu çerçeve güç, sınıf ve kontrol sorularını -küresel meta zincirlerinde meydana gelen sömürü/istimlakı açığa çıkarmak istiyorsak ele alınması gereken soruları- dikkate almaktadır. Burada geliştirilen emek-değer zincirlerinin teorik ve metodolojik analizinin, imalatta birim emek maliyetlerindeki uluslararası değişimin hesaplanmasını içermesi çok önemlidir. Birim işgücü maliyetlerinin ölçümü – genellikle reel çıktı birimi başına ortalama işgücü maliyeti veya toplam saatlik ücretin çalışılan saat başına çıktıya oranı olarak sunulur – Marx’ın sömürü teorisiyle yakından ilişkili bir şekilde işgücü verimliliğini ücret maliyetleriyle (emeğin fiyatı) birleştirir. Daha düşük birim işgücü maliyetleri, üretimde daha yüksek bir sömürü oranına işaret eder ve bunun tersi de geçerlidir. Charles Bettelheim (ve son zamanlarda Claudio Katz) gibi bazı Marksist teorisyenlerin bu temel ilişkiyi anlamadaki başarısızlığı büyük bir kafa karışıklığına yol açmış, Bettelheim’ın bu ampirik ilişkilerden bağımsız olarak, sadece daha gelişmiş olduğu için daha gelişmiş ülkede sömürü oranının her zaman daha yüksek olduğu sonucuna varmasına neden olmuştur.[11]
Bu anlamda emek-değer zincirleri çerçevesi, küresel sömürüyü emek değer teorisi çerçevesine yerleştirmenin bir aracıdır. Birim maliyetlerin azaltılması yoluyla brüt kar marjlarının maksimize edilmesi kapitalistlerin hedefidir ve bu da yeni üretim yöntemleri, yeni emek kaynakları, emek sürecini organize etmenin yeni yolları için sürekli bir arayışı harekete geçirir. Birim maliyetlerin azaltılması, en önemlisi, toplam birim maliyetlerin emek girdisinden kaynaklanan kısmına, yani birim emek maliyetine bağlıdır. Bu da Marx’ın sömürü kavramının ayrılmaz bir parçası olan iki faktöre bağlıdır: emek gücünün fiyatı (ücret) ve emek üretkenliği.[12] Birim emek maliyeti kavramı, bu anlamda, sadece ücret sorununu değil aynı zamanda üretkenlik sorununu da dikkate alan sömürü oranının operasyonel hale getirilmesidir.
Birim işgücü maliyetlerinin incelenmesi yoluyla ampirik olarak işlevsel hale getirilen emek-değer zincirleri çerçevesi, küresel meta zincirlerinin karmaşıklığının ardında sömürünün devam ettiğini görmemizi sağlamaktadır. Küresel sermaye (yani çok uluslu şirketler) daha yüksek kar marjları ve toplam kar elde etmek için dünya çapında düşük birim işgücü maliyetleri arayışına girmektedir. Birim işgücü maliyetlerine ilişkin veriler, işgücü-değer zincirlerine en fazla katılım gösteren ülkelerin (ilk üç sırada Çin, Hindistan ve Endonezya yer almaktadır) aynı zamanda çok düşük birim işgücü maliyetlerine sahip olduğunu göstermektedir. Bu da bu ülkelerde ücretlerin düşük olmasının yanı sıra verimliliğin de yüksek olduğu anlamına gelmektedir. O halde emek-değer zincirlerinin küresel organizasyonu, küresel Güney’deki işçilerin sömürülmesi yoluyla artı değer elde etmenin bir aracıdır.
Peki ama bu çıkarma işlemi tam olarak nasıl gerçekleşiyor? Bu alanda küresel meta zincirlerinin nasıl işlediğine dair az çok eksiksiz bir resim sunan güncel analizler bulmak zordur. Bir yandan, küresel meta zinciri veya küresel değer zinciri (GCC/GVC) çerçevelerini kullanan ve firmaları ve küresel Güney’deki tedarikçilerden değerin nasıl eklendiğini (okunuşu: ele geçirildiğini) inceleyen mükemmel çalışmalar var. Ancak bunların çoğu emeğin sömürülmesi sorunuyla ilgilenmemektedir; hatta bazıları Kuzey’deki şirketlerin küresel Güney’in “sunduğu” artı değeri çıkarma fırsatını yakaladığını öne sürerek sermayenin görüşünü temsil etmektedir. Öte yandan, sosyal bilimler alanında, çok uluslu şirketler için mal üreten fabrikalarda işçilere nasıl davranıldığına dair ayrıntılı incelemeler sunan pek çok mükemmel çalışma da bulunmaktadır. Ancak bu çalışmalar genellikle emek sürecinin kontrolü ile meta zincirlerini yöneten karmaşık güç ilişkileri arasındaki bağlantıyı, kontrolün zincirlerdeki farklı aktörler aracılığıyla uygulandığı belirli mekanizmaları ortaya çıkarabilecek şekilde ihmal etmektedir.
Emek-değer zincirleri, küresel sermayenin (merkezi küresel Kuzey’de bulunan firmalar) malları üreten işçilerin emeğini fazla veya aşırı sömürerek Güney’den değer elde ettiği, dünya çapında bir ücret hiyerarşisine dayanan eşitsiz bir mübadele biçimini içerir.
Dolayısıyla, hem emek-değer zincirlerinin makro yönlerini hem de firma düzeyinde meydana gelen süreçleri ele almak gerekmektedir. Makro yönler, küresel Kuzey ile Güney arasındaki emperyalist ilişkilerin, Kuzey’in Güney’i sömürmesi ve mülksüzleştirmesi yoluyla nasıl sürdürüldüğünü anlamamıza yardımcı olmaktadır. Mezo düzeyde ise bu ilişkiler, çok uluslu şirketlerin kendilerine bağlı tedarikçiler üzerinde kontrol sağlama sürecini ve şirketler arasındaki bu tür eşitsiz ilişkilerin, eşitsiz güç ilişkilerinin diğer ucunu, yani firmadaki işverenler ile işçiler arasındaki ilişkileri nasıl etkilediğini içermektedir. Sistemik rasyonalizasyon ve esnek üretim üzerine çalışmaların yanı sıra üretim noktasında yapılan ampirik incelemelere dayanarak, emek-değer zincirleri çerçevesini, Endonezya’daki iki tedarikçide gözlem ve görüşmeler yaptığım kendi araştırmamda olduğu gibi, belirli vakalara bağlamak mümkündür. Bunun gösterdiği şey, zincirlerdeki baskın şirketlerin (dev çok uluslu şirketler) hem bağımlı tedarikçilerinin üretim süreçlerini kontrol etmek hem de bu tedarikçiler tarafından istihdam edilen işçilerin emek süreçlerini kontrol etmek açısından çeşitli kontrol mekanizmaları yoluyla nasıl artı değer elde ettiğidir. Buradaki amaçları, ücret maliyetlerinin arttığı durumlarda bile – hükümet politikaları yoluyla asgari ücretin artırılması gibi – birim işgücü maliyetlerinin istikrarlı bir şekilde düşük olmasını sağlamaktır. Kontrol mekanizmaları, verimliliğin artırılabilmesini sağlayarak küresel sermayenin düşük birim işgücü maliyetini sürdürmesine olanak tanımak için kurulmuştur.
Bu da emek-değer zincirlerinde meydana gelen süreçlerin, ulus-devletler arasındaki eşitsiz ilişkilerden ayrılmayan sermaye birikim süreçlerine işaret ettiği anlamına gelmektedir. Bu nedenle, Küresel Güney’de işçilere dayatılan çok daha yüksek sömürü oranlarını yansıtmaktadırlar ve devlet hala sermaye birikiminin bir aracı ve odağı olarak hizmet etmektedir.
Sonuç olarak bu gözlemler, sermaye birikimi zorunluluğu tarafından yönlendirilen dünya ekonomisinin yeniden yapılandırılmasının bir parçası olarak emek-değer zincirlerinin emperyalist özellikler taşıdığını göstermektedir: küresel finans içindeki küresel emek arbitrajı kavramının yakaladığı gerçekliğin ta kendisi. Emek-değer zincirleri, küresel sermayenin (merkezi küresel Kuzey’de bulunan firmalar) malları üreten işçilerin emeğinin aşırı ya da süper sömürülmesi yoluyla Güney’den değer elde ettiği, dünya çapında bir ücret hiyerarşisine dayanan eşitsiz bir mübadele biçimini içerir. Özünde, daha az emek karşılığında daha fazla emek elde edilmektedir. Dev oligopolistik çokuluslu şirketler, emperyalist bir “dünya değeri” sistemi içinde farklı birim işgücü maliyetlerinden yararlanmaktadır; uluslararası operasyonları aracılığıyla dünya pazarının büyük bölümünü kontrol etmektedirler ve sermayenin işgücüne kıyasla çok daha serbest hareket edebilmesi -göç politikaları gibi faktörlerle kısıtlanan hareketleri- çokuluslu şirketlerin küresel düzeyde muazzam işgücü fiyat farklılıklarından yararlanmasına olanak tanımaktadır. Dolayısıyla, küresel düzeyde yüksek ücretli iş gücünü düşük ücretli iş gücü ile ikame ederek daha yüksek karlar elde etme konusunda daha fazla özgürlüğe sahiptirler.
Bu da, emek-değer zincirlerinde meydana gelen süreçlerin ulus-ötesine doğru ilerlemek bir yana, sermaye birikim süreçlerinin ulus-devletler arasındaki eşitsiz ilişkilerden ayrılamayacağı gerçeğine işaret ettiği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, küresel Güney’de işçilere uygulanan çok daha yüksek sömürü oranlarını yansıtmaktadırlar ve devlet hala sermaye birikiminin bir aracı ve odağı olarak hizmet etmektedir. Gerçekten de, konunun ana akım tartışmalarında vurgulanan küresel meta zincirlerinin karmaşıklığı, Paul Baran ve Sweezy’nin de gözlemlediği gibi, sermaye ihracının yurt içinde üretilen artı değer için bir çıkış noktası olmaktan çok, yurt dışında üretilen artı değerin yatırım yapan ülkeye aktarılması için en etkili araç olduğu yapısal azgelişmişlik ilişkisini genellikle gizlemektedir.[13] O halde emek-değer zincirleri kavramı, bu konuya küresel Güney perspektifinden bakmak, yani küreselleşmiş üretim perdesinin ardında gizlenen sömürü ilişkilerini ortaya çıkarmak için teorik ve ampirik bir araçtır.
Küresel meta Zincirleri ve Çok Uluslu Şirketler
İster sermayenin muhalifi ister amigosu olun, küresel üretim süreçlerinin yeni özellikler kazandığı iddiasına -ve buna eşlik eden açık kanıtlara- katılmamak zor olacaktır. 1970’lerin sonlarında başlayan mevcut küreselleşme dalgasının nispeten ayırt edici kalıpları hem üretim hem de finans alanlarında görülebilir: ticaret ve doğrudan yabancı yatırım akışlarındaki dramatik artış ve uluslararası portföy akışlarındaki muazzam genişleme. Ancak, özellikle imalat sektöründe, ister emsal sözleşmeler yoluyla (offshore outsourcing) ister tek bir çok uluslu şirketin sınırları içinde olsun, offshoring’in ya da firma içi ticaret olarak bilinen şeyin hız kazanması dikkat edilmesi gereken en önemli noktadır.[14]
Çok yakın zamana kadar, firma içi ticarete bağlı olan doğrudan yabancı yatırım (DYY), “dünya gelirinden çok daha hızlı” artmış ve 1980’de dünya gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYH) yüzde 7’si olan DYY stoku 2009’da yaklaşık yüzde 30’a yükselmiştir.[15] Küresel DYY’nin büyük bir kısmı, 1980’lerin sonunda bu ülkelerin dünya DYY’sindeki payının “yavaş ve istikrarlı bir şekilde yükselmesiyle” başlayarak küresel Güney’e gitmektedir. 2010 yılında “ilk kez tüm DYY’lerin yarısından fazlası üçüncü dünya ve geçiş ekonomilerine gitmiştir.”[16] 2003 tarihli bir Dünya Bankası raporu, DYY’nin gelişmekte olan ülkeler için en büyük dış finansman kaynağı olduğunu iddia etmektedir.[17] Küresel DYY son birkaç yılda düşmüş olsa bile (2018’de yüzde 19’luk bir düşüş), bu düşüş ‘DYY girişlerinin yüzde 40 oranında düştüğü gelişmiş ekonomilerde’ yoğunlaşmış ve gelişmekte olan ekonomilere ilişkin eğilimlere yansımamıştır. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, “gelişmekte olan ekonomilere yönelik DYY, 2018‘de [2017’ye göre] %3’lük bir artışla 694 milyar ABD dolarına ulaşarak esnekliğini korumuştur”. Buna ek olarak, aynı yıl “gelişmekte olan ekonomilerin küresel DYY’deki payı %58’e ulaşmıştır”; en çok ev sahipliği yapan on ekonomiden beşi gelişmekte olan ekonomilerdir ve bunlar arasında Çin (ikinci sırada), Brezilya ve Hindistan yer almaktadır.[18]
Ancak doğrudan yatırımlar bize offshoring hikayesinin tamamını anlatmamaktadır. Kol boyu sözleşme (bazen taşeronluk veya Özkaynak Dışı Üretim Yöntemleri olarak da adlandırılır) de küresel ekonomimizin işleyişinin önemli bir parçasıdır. Burada çok uluslu şirketler, çoğunlukla küresel Güney’de bulunan ve 2010 yılında yaklaşık 2 trilyon dolarlık satış gerçekleştiren ortak firmalarla öz sermaye katılımı olmaksızın sözleşmeye dayalı ilişkilere girmektedir.[19] Bu süreç sayesinde firmalar küresel operasyonları aracılığıyla çok yüksek kar marjları elde edebilmekte ve tedarik hatları üzerinde kontrol sahibi olabilmektedir. Yüksek düzeyde DYY’ye sahip çok uluslu şirketler bile aynı zamanda önemli uluslararası taşeronlardır.[20]
Bu eğilimler daha sonra Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından 2015 yılında yayınlanan ve dünya ekonomisinin artık “üretimin farklı faaliyet ve görevlere giderek daha fazla bölünmesi” ile nitelendirildiğini teyit eden bir raporda da yinelenmiştir. Bu faaliyetler ve görevler küresel meta zincirleri tarafından hem doğrudan hem de dolaylı yollarla, yani doğrudan yabancı yatırımlar veya öncü firmaların dış kaynak kullanımı uygulamaları ve üretim girdilerinin yerel bir tedarikçiden satın alınması yoluyla birbirine bağlanmaktadır.[21] Buradaki vurgu, hem firma içi ticaretteki hem de sözleşme uygulamalarındaki artışların, küresel Güney’deki düşük ücretli alanlarda artan üretimle ilişkili olarak küreselleşmiş üretime işaret ettiği gerçeğidir. Bu model, son otuz yıl boyunca küresel düzeyde sermaye ve emek arasındaki ilişkiyi bazı ayırt edici özelliklerle birlikte yönetmiştir.
Bu özelliklerden biri, küresel Güney’de imalat sektörüne odaklanan ihracata yönelik sanayilerin patlamasıdır.[22] İhracata yönelik bu sanayiler genellikle, şirketlerin çok uluslu şirketler de dahil olmak üzere yabancı müşteriler için mal veya diğer malzemeleri üreten fabrikalar işlettiği belirli sanayi komplekslerinde veya ihracat bölgelerinde yer almaktadır. 1990’ların ortalarından bu yana akademisyenler, çok uluslu şirketlerin küresel Güney’de “ucuz işgücü” arayışları hakkında önemli iddialarda bulunmuşlardır. Örneğin Edna Bonacich ve yardımcı editörleri, Küresel Üretim kitabının giriş bölümünde yeni küreselleşmenin önemli bir özelliğinin [çok uluslu şirketlerin] dünyada mevcut en ucuz işgücünü araması ve bunu gelişmekte olan ülkelerde bulması olduğunu ileri sürmektedir.[23] 1990’ların ortası ile 2010’ların ortası arasındaki dönemi incelediğimizde, küresel meta zincirlerine bağlı işlerin sayısında hızlı bir artış olduğunu görebiliriz. Yukarıda bahsi geçen 2015 ILO raporu, 1995 yılında 296 milyon işçiden 2013 yılında 453 milyona ulaşan bu tür işlerde on sekiz yıl içinde 157 milyonluk bir artış olduğunu ve bu artışın büyük kısmının 2007-09 ekonomik krizinden önce gerçekleştiğini iddia etmektedir. Ayrıca, meta zinciri üretimindeki bu büyüme, söz konusu istihdam artışının tahmini olarak 116 milyona ulaştığı gelişmekte olan ekonomiler olarak adlandırılan ülkelerde yoğunlaşmıştır – burada, ihracata yönelik imalat baskın sektör olarak hizmet vermektedir ve küresel Kuzey ülkeleri ana ihracat noktasıdır.[24]
Küresel Kuzey’de yaşayan 145 milyona kıyasla 2010 yılında 541 milyon küresel sanayi işçisinin bulunduğu küresel Güney’de yoğunlaşan bir küresel işgücünün oluşumuna tanık olduk.
Sonuç olarak, küresel Kuzey’de yaşayan 145 milyon kişiye kıyasla 2010 yılında 541 milyon küresel sanayi işçisinin bulunduğu küresel Güney’de yoğunlaşan bir küresel işgücünün oluşumuna tanık olduk.[25] Özellikle Doğu ve Güneydoğu Asya’da imalatçılar hem ihracatta hem de üretim süreçlerinde merkezi hale geldi.[26] 1970’lerden ve 1980’lerin başından itibaren, özellikle Güneydoğu Asya’daki birçok gelişmekte olan ülke, imalat üretim paylarında bir artış yaşadı.[27] Küreselleşmiş üretimin bu yeni özellikleri, küresel meta zincirlerinin mevcut işleyişinin analizi için bir arka plan sağlamaktadır.
Yukarıda tartışılan bu özel nitelikler sosyal bilimlerde sıcak bir konu olarak kabul edilmiştir. Sonuç olarak, son otuz yılda küreselleşme ve özellikle küreselleşmiş üretim hakkında birçok teori ve ampirik çalışma yayınlanmıştır. Popüler yaklaşımlardan biri, çeşitli KİK/DKÜ çerçevelerini ve bunların türevlerini içermektedir. Immanuel Wallerstein ve Terence Hopkins tarafından 1980’lerde ortaya atılan meta zinciri kavramı, dünya sistemleri perspektifinin bir parçasıydı.[28] Daha sonra sosyologlar, ekonomistler ve coğrafyacılar tarafından geliştirilen bu çerçeveler, küresel tedarik zincirleri hakkındaki ana akım söyleme entegre edildi ve eleştirmenlerine göre bu bağlamda orijinal makro-tarihsel perspektiflerini kaybederek firma ve endüstrilere odaklanan örgütsel bir analize yenik düştüler.[29] Bu da dikkatleri küresel eşitsiz kalkınma modellerinden uzaklaştırdı.[30]
Ana akım KİK/ KDZ teorileri ile dünya sistemleri meta zinciri analizi arasındaki farkların tarihsel perspektiflerde daha derin kökleri vardır. Jennifer Bair ve Marion Werner’in açıkladığı gibi, ana akım KİK/ KDZ çerçeveleri, dünya sistemleri teorisinin uzun menzilli, makro-tarihsel perspektifinden, orta düzey aktörler olarak firmalara odaklanan, daha endüstri merkezli ve firma merkezli bir örgütsel analiz modeline kaymıştır.[31] Gary Gereffi “ulusötesi şirketlerin” küresel kapitalizmin başlıca ekonomik örgütlenme aracı olduğunu ve KTT çerçevesinin önceki teorilerden (bağımlılık teorisi gibi) tam da bu teorilerin TNC’lerin [ulusötesi şirketler] faaliyetlerini dünya ekonomisinin yapısına bağlamanın iyi bir yolu olmadığı için ayrıldığını iddia etmektedir.[32] Ancak KTT/ KDZ analizi, analizin firma düzeyini varsaymak ve bir bütün olarak kapitalist dünya ekonomisinin yapısını gözden kaçırmak gibi tam tersi bir eksiklikten giderek daha fazla muzdarip olmaktadır. KİK ve KDZ akademisyenlerinin, özellikle meta ve firmaların detaylı çalışmalarında önemli katkılarda bulunduklarına şüphe yoktur. Doğrudan değişim değeriyle ilgilenen küresel meta zincirleri üzerine yapılan çalışmalar, örneğin iPod ve iPhone üretimini inceleyenler, neoklasik iktisadın emeğin sömürülmesinin yeni biçimlerini görmekte başarısız olan soyut katma değer kavramlarına sofistike kurumsalcı eleştiriler getirmiştir.[33] Ancak, göreceğimiz gibi, hem KİK hem de KDZ çerçeveleri küresel üretim süreçlerindeki güç ve sınıf ilişkilerini analiz etmek için gerekli radikal aygıtlardan yoksundur. Bu durum, değer zincirlerinde yer alan ekonomik aktörler ve kurumlar arasındaki “güç ilişkilerinin” ticaretin yönünü ve hacmini belirlediğini savunan savunucularının görünüşte eleştirel olan bazı iddialarına rağmen geçerliliğini korumaktadır.[34]
Gerçekten de bazı akademisyenler KİK/ KDZ analizinin doğrudan güç koşullarından uzaklaşmaya yol açtığını ileri sürmüşlerdir. Peter Dicken ve Anders Malmberg’den alıntı yapan Bair ve Werner, KİK/ KDZ teorilerinin firmalara odaklanmasının, üretim ağlarının içindeki yönetişim dinamikleri hakkında fikir verme kabiliyetlerine rağmen, güç ilişkilerinin ideolojik olarak düzleştirilmesine yol açtığını iddia etmektedir.[35] Küresel Üretim Ağı (GPN) adı verilen kendi küresel meta zincirleri analizlerini geliştiren ekonomik coğrafyacılar da benzer şekilde, savunucularının “endüstri veya meta odaklı” yaklaşımı nedeniyle KİK/ KDZ çerçevesinin çok aktörlü ve coğrafi olarak karmaşık çağdaş küresel ekonominin hakkını veremediğini iddia etmişlerdir. Dolayısıyla, eşitsiz kalkınmanın küresel örüntülerini açıklamak için yeterli donanıma sahip değildir.[36] Eleştirmenler, KİK/ KDZ analizinin, özellikle “kapitalist sömürünün ve ahlaksız çalışmanın doğasını kavrayamaması” ve emeğe “aşağıdan yukarıya” bir bakış açısı getirememesi nedeniyle, hem analitik hem de siyasi zayıflıklarla dolu olduğunu iddia etmektedir.[37]
Elbette, KTT/OGÜ teorileri, küresel düzeyde zincirlerin sürdürülmesinin ayrılmaz bir parçası olan eşitsiz güç ilişkilerini her zaman küçümsememiştir (ya da görmezden gelmemiştir). meta zincirlerine dünya sistemleri yaklaşımı, ampirik gelişimindeki görece eksikliğe rağmen, merkez-çevre, eşitsiz mübadele ve emek eşitsizliği konularıyla ilgilendiği için böyle bir sorundan muzdarip değildir. Dünya sistemleri yaklaşımını, yerleri ve bölgeleri görece istikrarlı ve kalıcı bölgeselleşmiş topluluklar olarak gören son derece sorunlu anlayışı nedeniyle sıklıkla eleştiren GPN savunucuları, dünya sistemleri teorisinin, son derece eşitsiz kalkınma sonuçlarına yol açan temel kapitalist zorunlulukları güçlü bir şekilde hatırlattığını kabul etmek zorundadır.[38]
Her ne kadar hem ana akım KTT/ KDZ çerçeveleri hem de aynı konuya daha eleştirel yaklaşan ekonomi-politik yaklaşımları kapitalist üretimi karakterize eden uluslararası işbölümünü bir dereceye kadar dikkate alsa da, eleştirel ekonomi-politik yaklaşımları meta zincirlerini ana akım KTT/ KDZ yaklaşımından farklı görmektedir. Meta zincirleri söyleminin radikal bir başlangıca sahip olduğu, daha sonraki gelişmelerde “güçsüz” hale geldiği ve bu noktada ana akım yaklaşımların devreye girdiği iddia edilebilir.
Birincisi, KİK/DKÜ savunucularının aksine, dünya sistemleri analistleri de dahil olmak üzere eleştirel ekonomi-politik teorisyenleri meta zincirlerine bütüncül ve makro bir yaklaşım getirerek, meta zincirlerinin tabakalı ve hiyerarşik bir dünya sistemini nasıl yapılandırdığı ve yeniden ürettiği konusunu ele almaktadır.[39] Wallerstein’a göre, her şeyin metalaşması, üretim süreçlerinin karmaşık meta zincirlerinde birbirlerine nasıl bağlandığı da dahil olmak üzere, kapitalizmin tarihsel gelişiminin anahtarıdır.[40] Dünya-sistemleri teorisyenleri, sonraki çalışmalarında, kapitalist dünya ekonomisinin eşitsiz ödül dağılımlarının ve kalıcı zenginlik hiyerarşisinin uluslararası iş bölümüyle nasıl ilişkili olduğunu incelemeye devam etmektedir.[41] Buna karşılık, meta-zincir sisteminin uluslararası sömürüyle ilişkili emperyalist doğası, ana akım analizlerde büyük ölçüde gözden kaçırılmakta ya da göz ardı edilmektedir.
Giovanni Arrighi ve Jessica Drangel, yarı çevre üzerine yaptıkları çalışmada, bu zenginlik hiyerarşisini anlamak için meta zincirinin ekonomik faaliyetlerini (veya düğümlerini) incelememiz gerektiğini savunmaktadır.[42] Bu yaklaşımı benimseyen araştırmacılar, birçok KİK ve KDZ savunucusu tarafından ulusal başarının bir işareti olarak kabul edilen sanayileşmenin, yaygın kalkınma ve “yetişme” başarı öykülerini yansıtmak zorunda olmadığını tespit etmiştir. Arrighi’nin başka bir yerde açıkladığı gibi: Aslında sanayileşmeye odaklanmak…. kalkınmacı yanılsamaların bir başka kaynağıdır. Bu perspektiften bakıldığında, sanayileşmenin yayılması yarı-çevrenin kalkınması olarak değil, sanayi faaliyetlerinin periferileşmesi olarak görünmektedir.[43]
Emeğin, dünya sistemlerinin meta zincirleri söyleminin ayrılmaz bir parçası olduğu iddia edilmiştir. Hopkins ve Wallerstein tarafından meta zincirlerinin ilk formülasyonlarına dayanan Bair, dünya-sistemleri geleneğinin emek gücünün her meta zincirinde kritik bir girdi olduğunu nasıl vurguladığını ve bu nedenle bir zincir boyunca, hatta tek bir kutu içinde bulunabilecek çeşitli emek kontrolü ve yeniden üretim biçimlerini nasıl tanımlamaya çalıştığını yazmaktadır.[44] Bu tür eleştirel politik iktisatçılar , meta zincirlerini , [hammaddelerin nihai mallara dönüşümünü] insan emek gücünün toplumsal yeniden üretimini bu sürece kritik bir girdi olarak bağlayan ağlar olarak görmektedir.[45]
Marksist bir perspektiften bakıldığında en önemli mesele, meta zincirlerinin emek-değer analizinin, offshoring ve küresel emek arbitrajı ile ilgili yeni gelişmeleri hesaba katacak şekilde, yirmi birinci yüzyıldaki kapitalist gelişmenin daha geniş bir analiziyle nasıl bütünleştirileceğidir.
Bununla birlikte diğer eleştirmenler, meta zincirleri teorisinin orijinal biçiminin bile bazı çalışmalara ihtiyaç duyduğuna inanmaktadır – en önemlisi, küresel sınıf ilişkileriyle birlikte emeğin ve kapitalizmin analizinin de teoriye dahil edilmesidir.
Benjamin Selwyn, dünya sistemleri teorisinin, görünüşte sınırlı kapitalizm anlayışının bir sonucu olarak, emeğin incelenmesini ve kavramsallaştırılmasını farklılaştırılmış kalkınma analizine tatmin edici bir şekilde dahil edemediğini savunmaktadır.[47] Dolayısıyla, KİK/ KDZ çerçevelerinin ve dünya sistemleri yaklaşımının zayıf yönlerini göz önünde bulunduran akademisyenler, yeni nesil meta veya değer zinciri araştırmalarının görevinin, daha çağdaş koşulları ve analiz çerçevelerini dikkate almak için dünya sistemleri meta zinciri yaklaşımını yeniden başlatmak olduğunu savunmaktadır. Bunu yapmak için Bair, analizin kapsamını, bu zincirlerin yapılandırılmasını ve işleyişini ve bunlarla ilişkili kalkınma sonuçlarını etkileyen düzenleyici mekanizmaları, piyasa kurumlarını ve çağdaş kapitalizmin yapısal özelliklerini kapsayacak şekilde genişletmemiz ve işçilerin zincirlere katılımlarından nasıl faydalanabileceklerine dikkat etmemiz gerektiğini öne sürmektedir.[48] Ayrıca Bair ve Werner, meta zincirlerini oluşturan ve süregelen süreçler olarak içerme ve dışlama arasındaki ilişkiye daha yakından analitik ilgi göstermemiz gerektiğini iddia etmektedir.[49] Ancak en özlü öneri Selwyn’den gelmektedir; Selwyn’e göre en önemli görev, küresel sınıf ilişkileriyle birlikte emeği ve kapitalizmin sağlam bir analizini küresel meta veya değer zincirleri çalışmalarına yeniden entegre etmektir.[50]
daha gerçekçi düşünürler [ulusötesi şirketlerin artık belirli bir devlete bağlı olmadığı fikrini] reddederek, devletin rolü ve merkez ile çevre arasındaki emperyal ilişkilerin devamı konusunda ısrar etmiş ve böylece devleti küresel politik ekonomiye geri getirmişlerdir.
Dolayısıyla, Marksist bir perspektiften bakıldığında en önemli mesele, offshoring ve küresel işgücü arbitrajı ile ilgili yeni gelişmeleri hesaba katmak için meta zincirlerinin emek-değer analizinin yirmi birinci yüzyıldaki kapitalist gelişmenin daha geniş bir analiziyle nasıl bütünleştirileceğidir. KİK/GVC çerçevelerinin firmalara olan ilgisi, savunucuları tarafından bir güç olarak görülürken, eleştirmenleri tarafından bir zayıflık olarak değerlendirilmektedir. Bir yandan, firma düzeyinde analiz, özellikle dünya sistemleri yaklaşımının bunu yapmadaki yetersizliği ile karşılaştırıldığında, bu çerçeveler tarafından değerli bir katkı olarak görülmektedir. Firmalar arası ağların incelenmesi “metodolojik bir ilerleme” olarak görülmekte, küresel-yerel bağın incelenmesi ve işlevsel hale getirilmesi için ayakları yere basan bir yol sunmaktadır.[51] Ancak diğerleri bunu dar, indirgemeci bir yaklaşım olarak görmekte, meta zincirlerini karakterize eden çarpık güç ilişkilerinin tanınmadığının bir işareti olarak görmektedir.[52]
Bir zorluk da ulusötesi ve çokuluslu şirketler arasındaki tarihsel ayrımdır. Geleneksel olarak çok uluslu şirketler, merkezi tek bir ülkede bulunan ancak birçok ülkede faaliyet gösteren şirketler olarak görülmüştür. Bu, şirketlerin gerçekten ulusötesi veya küresel olarak görüldüğü ve dolayısıyla artık belirli bir devlete bağlı olmadığı ulusötesi şirketler fikrinden ayrılmıştır.[53] Son zamanlarda, özellikle Avrupa’da hem ana akım hem de radikal teorisyenler ulusötesi şirketler kavramını benimsemiş ve küresel erişime sahip şirketlerin artık dünya ekonomisinin merkezinde veya belirli çekirdek devletlerle bağlantılı olarak görülmediği yaygın bir ulusötesileşme sürecini çağrıştırmıştır. Bu da ulus-devletlerin küreselleşen ekonomide giderek daha fazla aktör olmayan (ya da yerinden edilmiş aktörler) olarak görüldüğü aşırı firma düzeyinde ulus-ötesi analizlere doğru bir kaymayı teşvik etmiştir.[54] Ancak daha gerçekçi başka düşünürler bu tür kavramları reddederek devletin rolü ve merkez ile çevre arasındaki emperyal ilişkilerin devamı üzerinde ısrar etmiş ve böylece devleti küresel politik ekonomiye geri getirmişlerdir.
Peki, üretim çevreye kayarken çokuluslu şirketler neden “dünyayı” kontrol etme yeteneklerini koruyabiliyor ve hatta artırabiliyorlar?
Bu nedenle ekonomist Ernesto Screpanti, üretimin küreselleşmesinde büyük şirketlerin uluslararasılaşması mitini çürütmekte ve çokuluslu şirketlerin yönetim yapılarının hala büyük ölçüde ulusal olduğunu hatırlatmaktadır; özellikle de çokuluslu şirketlerin yönetim ve ileri teknolojik araştırma merkezlerinin hala gelişmiş küresel Kuzey’de yoğunlaştığı düşünülürse. Screpanti, doğrudan yatırımlar gibi süreçler yoluyla yeniliklerin küresel Güney’e aktarıldığını ve burada türev bir teknolojik araştırma biçimi üretildiğini savunmaktadır.[55]
Peki, üretim çevreye kayarken çokuluslu şirketler neden “dünyayı” kontrol etme yeteneklerini koruyabiliyor ve hatta artırabiliyorlar? Bu sorunun cevabının, daha sonra faaliyetlerinde küreselleşen dev şirketlerin tarihinde ve gelişiminde bulunabileceğini öne sürüyorum. Yarım yüzyıldan daha uzun bir süre önce Baran ve Sweezy, kapitalizmin artık serbest rekabetçi bir piyasa ilişkileri modeli kullanılarak incelenemeyeceğini, ancak tekelci terimlerle görülmesi gerektiğini iddia ettiler. Bunun başlıca nedenlerinden biri, belirleyici güçleri kâr marjlarını yıkıcı rekabetten koruma becerisi olan dev çokuluslu şirketlerin sahip olduğu baskın konumdur. Tekelci sermaye (en son aşaması tekelci finans sermayesi) altında, şirketler ürünleri için hangi fiyatları talep edeceklerini seçebilirler ve seçmektedirler, zira sistem oligopoller arasında “ekonomik savaşa” yol açacağı varsayımıyla “fiyat kırma” uygulamasını yasaklamıştır.[56] Bu yetenek geleneksel serbest rekabet sisteminde mevcut değildi. Sonuç olarak, fiyat indirimi -kar marjlarını ciddi şekilde tehlikeye atacaksa- nadiren gerçekleşse de , firmaların fiyat artışları genellikle sektördeki en büyük şirketin fiyat liderliği altında art arda gerçekleşmektedir.[57]
Bu tür güç ve otorite kalıpları, offshoring ile ilgili ana süreçlerden birinde açıkça görülebilir: DYY.
Üretim ve fiyatlar üzerinde önemli ölçüde kontrol sahibi olmaları ve üretimin tüm sektörlerine hakim olurken kar marjlarını koruyabilmeleri sayesinde, çokuluslu şirketler (çoğunlukla olgun kapitalist ekonomilerde yerleşik) giderek artan bir küresel ölçekte tekelci güç uygulayabilmekte ve az sayıda şirket dünya üretiminde baskın bir rol oynamaktadır. Çokuluslu şirketlerin büyüklüğü ve küresel erişimi arttıkça, güçleri ve sermaye biriktirme kabiliyetleri de artmıştır. Bu durum, çokuluslu şirketler olarak evrimlerine içkin yeni bir yönetim yapısı gerektirmiştir. Bu yeni yönetim yapısı, argümanını endüstriyel organizasyon teorisine dayandıran ekonomist Stephen Hymer’ın işaret ettiği gibi, şirketlerin üretimi rasyonelleştirmesine ve bilimin ilerlemelerini “sistematik bir temelde” ekonomik faaliyete dahil etmesine olanak tanımaktadır. Bu doğrultuda, çokuluslu şirketler karar alma kabiliyetlerinde dikey bir kontrol sistemi uygulayabilmekte ve merkez ofis küresel Kuzey ülkelerinde hiyerarşinin en tepesinde yer almaktadır. Hymer’e göre bu, kuruluşun kendi bilincine varmasına ve kendi evrimi ve gelişimi üzerinde belirli bir kontrol ölçüsü kazanmasına olanak tanımaktadır.[58]
2012 yılı itibariyle, çok uluslu şirketler tarafından koordine edilen küresel meta zincirleri, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 80’ini oluşturmaktadır.
Bu tür güç ve otorite kalıpları, offshoring ile ilgili ana süreçlerden birinde açıkça görülebilir: DYY. Portföy yatırımlarının yerini alan DYY, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra özellikle imalat alanında öncelikli hale gelmiştir.[59] Harry Magdoff’un da belirttiği gibi: Yabancı imalat girişimlerine yapılan yatırımların hızlanması, sermayenin uluslararasılaşmasına yeni bir boyut kazandırmıştır.[60] DYY, yabancı pazarlara nüfuz etmenin bir yoludur. Küresel Kuzey’deki firmaların yabancı pazarlarda sadece ihracat yoluyla değil, doğrudan rekabet edebilmelerini sağlarlar. Ayrıca, bu firmaların rakip güçlerin dış ticaret kanallarına girmelerine de olanak sağlarlar.[61] Magdoff’un yabancı yatırımlara ilişkin açıklaması, DYY’nin çokuluslu şirketlerin tekelci gücünü korumak ve genişletmek için bir araç olduğunu vurgulayan Hymer ile örtüşmektedir: Doğrudan yatırımlar, pazar payının büyük ölçüde az sayıda firmaya ait olduğu endüstrilerle ilişkilendirilme eğilimindedir.[62]
Emek-değer meta zincirleri çerçevesi, küresel meta zincirlerinin, selefleri tarafından gözden kaçırılan ana noktayı içeren bir analizidir: Küresel Güney’den artı-değerin çıkarılmasının Marksist bir perspektifle incelenmesi.
Ancak offshoring her zaman -özellikle günümüzde- yurtdışındaki doğrudan yatırımlarla ilgili değildir. Bunun yerine, yukarıda da belirtildiği gibi, genellikle emsal sözleşmeleri içerir. 2012 yılı itibariyle, çok uluslu şirketler tarafından koordine edilen küresel meta zincirleri küresel ticaretin yaklaşık yüzde 80’ini oluşturmaktadır ve emsal sözleşmeler giderek bu zincirlerin önemli bir parçası haline gelmiştir ve büyüme çoğunlukla “gelişmekte olan ekonomilerde” gerçekleşmektedir. 2005 ve 2010 yılları arasında, elektronik, ilaç ve ayakkabı dahil olmak üzere çeşitli imalat sektörlerinde bu tür sözleşmelerin büyümesi, küresel sanayideki büyüme oranını çok aşmıştır.[63]
Dahası, lider firmalar bu tür firmalar arası ağları farklı yönetişim yapıları içinde yönetmektedir. Bazen varsayıldığı gibi üretim (ve değerleme) üzerindeki kontrolün ademi merkezileşmesini temsil etmekten çok uzak olan yeni özkaynak dışı üretim biçimleriyle ilişkili “dağınık” ağlar, nihayetinde bilgi teknolojisi ve piyasalar üzerindeki tekellerini koruyan ve katma değerin daha büyük bir bölümüne sahip olan hizmet verdikleri dev şirketlerin merkezi finans merkezleri tarafından yönetilmektedir.
O halde ilk görev, küresel meta zincirlerinin, çokuluslu şirketlerin elindeki güç ve mevcut küresel üretimde küresel Güney’deki işçiler tarafından giderek daha fazla temsil edilen emek sorunlarını da kapsayacak şekilde analiz edilmesini sağlayacak eleştirel bir çerçeve oluşturmaktır.
Emek-Değer meta Zincirleri Çerçevesi için zemin hazırlama
Emek-değer meta zincirleri çerçevesi, küresel meta zincirlerinin, öncülleri tarafından gözden kaçırılan ana noktayı içeren bir analizidir: küresel Güney’den artı-değerin çıkarılmasının Marksist bir perspektifle incelenmesi. Bu yaklaşımın, günümüz dünya ekonomisinin temelinde yatan sermaye ve emek arasındaki güç ilişkilerini görmemizi sağladığından, küreselleşmiş üretim süreçlerini analiz etmek için en faydalı araç olduğunu savunuyorum.[64]
Bu çerçeveyi geliştirmek için aşağıdakileri incelemek ve teorinin formülasyonuna dahil etmek gerekir: (1) yukarıda tartışıldığı gibi, bugün önemli ölçüde küresel erişime sahip ve önemli tekel gücüne sahip çok uluslu oligopollerin hakim olduğu tekelci kapitalizmin gelişimi; ve (2) gelişmekte olan ekonomilerdeki çok daha düşük birim işgücü maliyetlerinden yararlanarak küresel işgücü arbitrajı yoluyla uluslararası ücret farklılıklarından kar elde etme süreci. Birincisi, stratejik pozisyonların hala çok uluslu şirketlerin elinde olduğu kapitalizmin mevcut aşamasını incelememize yardımcı olmak açısından özellikle güçlü olsa da, ikincisi tam da doğrudan sermayenin gözünden baktığı için yararlı bir mercektir. Küresel işgücü arbitrajı sermayenin bir yaratımıdır. Terimin kendisi şirket-finans analizlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. LCCS olarak kısaltılan düşük maliyetli ülke stratejisi gibi daha belirsiz başka terimler de bazen üretimin küreselleşmesini karakterize eden eşitsizlikleri (Weberci anlamda) rasyonalize etmek ve bunları yalnızca piyasa olguları olarak ele almak için benimsenmektedir. Örneğin, küresel işgücü arbitrajı sıklıkla şirketlerin arz fazlası ve fiyatlandırma kaldıracı eksikliği gibi talihsiz makroekonomik faktörlerle başa çıkmak için gerekli olan “yeni maliyet kontrolü zorunlulukları” olarak sunulmaktadır.[65]
Bununla birlikte, küresel işgücü arbitrajı kavramı önemlidir, çünkü finansal terimlerle “arbitraj” tam olarak aynı üretken faktör veya varlık için farklı fiyatlardan yararlanmak anlamına gelir. Dahası, neoklasik ekonomi teorisinde arbitrajın piyasa fiyatlarında eşitlik yarattığı varsayılsa da (sözde tek fiyat yasası), bunun uluslararası emek için geçerli olmadığı ve küresel emek arbitrajının kapitalist dünya ekonomisinde küresel Güney ve küresel Kuzey’de emek için çok farklı fiyatlar ve dolayısıyla çok farklı emek sömürü oranları yaratan yapısal faktörlerden kaynaklandığı tüm ekonomik aktörler tarafından iyi anlaşılmıştır.
Dolayısıyla, küresel emek arbitrajının ana akım incelemesi, biraz “Marksist bir dokunuşla” analiz edildiğinde, küreselleşmiş üretim süreçlerinin güç boyutlarını ortaya koymaktadır – Smith’in 2016’da yayınladığı Imperialism in the Twenty-First Century kitabında ve Foster ile Robert McChesney’nin 2012’de yayınladıkları The Endless Crisis (Sonsuz Kriz) adlı çalışmada da gösterildiği gibi. Bu perspektifte, küresel bir meta veya değer zincirinde gerçekte kimin fayda sağladığını ve değeri kimin ele geçirdiğini ve küresel emek arbitrajını karakterize eden emsal sözleşmeler gibi uygulamalar yoluyla bu faydaları nasıl elde ettiklerini görmemizi sağlamak için değerin emek teorisine özel bir önem verilmesi gerekmektedir.[66]
Birim işgücü maliyetleri incelendiğinde (yukarıda da belirtildiği gibi, Marx’ın sömürü teorisine uygun bir şekilde verimlilik ile ücret maliyetlerini uygun bir şekilde birleştirebilen bir ölçüm), küresel emek-değer zincirlerine katılımın mutlaka küresel Güney emeğine fayda sağlamadığı ortaya çıkmaktadır. Bunun yerine, faydalar, 2009 Büyük Finansal Krizi sırasında bile düşük maliyetli üretimlerini sürdürebilen küresel Kuzey şirketlerine gitmektedir. Küresel Kuzey ve küresel Güney ülkeleri arasında hem ücretlerde hem de birim işgücü maliyetlerinde büyük bir farklılık vardır ve bu gerçek, küresel Güney’deki işçilerin hem mutlak hem de göreceli olarak sömürülmesinin maskesini düşürmemizi sağlar.
Emek-Değer meta Zincirlerinde Kontrol: Teknolojiden Emek Sürecine
Emek-değer meta zincirlerinin formüle edilmesinden sonra, bir sonraki görev bu çerçeveyi üretim alanında meydana gelen somut süreçlerle ilişkilendirmektir; buna çokuluslu şirketlerin tekel güçleriyle emek-değer zincirleri içindeki teknolojik bilgiyi nasıl kontrol ettikleri ve emek sürecinin üretim alanında nasıl kontrol edildiği de dahildir. Soyut çerçeve ile somut süreçler arasındaki boşluğu doldurmak için sistemik rasyonalizasyon ve esnek üretim kavramlarını kullanıyorum. Bunlardan ilki Alman sanayi sosyolojisinden doğan bir kavramdır, ikincisi ise Bennett Harrison’un 1994 yılında yayınlanan Lean and Mean (Yalın ve Kötü Huylu) adlı kitabı gibi çalışmalarla popüler hale gelmiştir.[67]
Bu iki yaklaşım, küresel meta zincirlerine (veya üretim ağlarına) yakından bir bakış sunmakta ve merkezi olmayan ağların mutlaka gücün dağılmasına yol açmayacağı fikrini vurgulamaktadır. Her iki yaklaşım da, küresel Kuzey merkezli çok uluslu şirketler gibi büyük firmaların, bu tür ağlar içindeki üretim ve dağıtım süreçlerindeki güçlü konumlarını, esas olarak yukarı akış ve/veya aşağı akış şirketleri üzerinde kontrol uygulayarak koruyabildiklerini (ve hatta geliştirebildiklerini) vurgulamaktadır. Bu da çokuluslu şirketlerin yalın ve esnek üretim yapmalarına, üretim işlerini ve sorumluluklarını bağımlı şirketlere devrederek daha fazla üretim arayışlarında dalgalanan piyasa taleplerine uyum sağlamalarına olanak tanımaktadır.
Emek süreci üzerindeki kontrol biçimlerine ilişkin Marksist yaklaşımlar, mevcut emek-değer zincirlerimizde işçilerin sömürülmesini ve artı değerin çıkarılmasını incelemek için hala geçerlidir.
Bilgi teknolojilerindeki hızlı gelişimin mümkün kıldığı, nihai ürünün değer yaratma zincirinin tek tek şirketlerin erişiminin ötesinde yeniden düzenlenmesini ele alan yeni rasyonalizasyon stratejileri, güçlü şirketler tarafından esnek üretim uygulamalarını mümkün kılmak için kullanılmaktadır. Örnekler arasında talep üzerine teslimat sistemleri (tam zamanında veya Toyota Üretim Sistemi olarak da bilinir) gibi yönetim stratejileri; Uluslararası Standardizasyon Örgütü gibi üçüncü taraflarca verilen ve çok uluslu şirketlere tedarik için bir gereklilik haline gelen sayısız uluslararası sertifika; ve tedarikçilerin maliyet yapılarını potansiyel çok uluslu müşterilerine açıklamaları gereken açık maliyetlendirme sistemi yer almaktadır. Bu yollarla, hakim şirketler yeniliklere ve diğer teknolojik know-how’a münhasır erişimlerini koruyabilirken, bağımlı tedarikçilerine üretimde esneklik sağlamaları için baskı yapabilmektedir. Küresel emek-değer zincirlerinden bahsettiğimizde, (emek-değer açısından) kritik düğümler, Endonezya gibi, dış kaynak kullanan çok uluslu şirketlerin üretimlerini giderek daha fazla konumlandırdığı küresel Güney’deki gelişmekte olan ülkelerde bulunmaktadır.
Nihayetinde, yukarıdaki stratejilerin tümünden kaynaklanan yükü taşıyanlar, doğrudan üreticiler olan işçilerdir. Üretimin bu yeni rasyonalizasyonu ve organizasyonu, ana akım argümanın aksine, daha insani bir çalışma biçimi sağlamamaktadır – emek-değer zincirleri içindeki pek çok üretim segmentinde emek sürecinin Tayloristik kontrol biçimleri varlığını sürdürmektedir.[68] Emek süreci üzerindeki kontrol biçimlerine yönelik Marksist yaklaşımlar, mevcut emek-değer zincirlerimizde işçilerin sömürülmesini ve artı değerin çıkarılmasını incelemek için hala geçerlidir. Harry Braverman’ın 1974 tarihli ufuk açıcı eseri Labour and Monopoly Capital (tekelci sermaye altında emek sürecinin kontrolünü inceleyen) ve konuyla ilgili diğer çalışmaları bu noktada özellikle faydalı hale gelmektedir. Taylorist kontrolün uygulanması ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte, genelleştirilmiş tekelci kapitalizm altında emeğin sıradanlaştırılması ve işin aşağılanması daha da artmıştır. Braverman’ın teorisi ve diğer Marksist yaklaşımlar, tekelci kapitalizmde kontrolün atölye zemininde nasıl uygulandığına dair belirli araçların altını çizmektedir, ancak amaç aynı kalmaktadır: sermaye birikimi zorunluluğu tarafından yönlendirilen işçilerin sömürülmesi.[69]
Endonezya’dan Örnekler
Sistemik rasyonelleşme ve esnek üretimin küresel kapsamına ilişkin bazı kabuller olsa da, küresel meta zincirlerine ilişkin çalışmaların çoğu daha çok küresel Kuzey’deki ulusal ya da bölgesel düzeylere odaklanmaktadır – Avrupa (özellikle Alman) endüstrileri ve ağları, Amerika Birleşik Devletleri ve zaman zaman Avustralya gibi diğer bazı ülkeler.[70] 1980’lerden bu yana yayınlanan ve çoğunlukla küresel Güney’deki kadın işçilere odaklanan yeni uluslararası iş bölümüne ilişkin çok sayıda çalışma olmasına rağmen, emek sürecinin kontrolü meselesi (bu çalışmalarda genellikle odak noktası haline gelmektedir) ile üretim ağlarının karmaşıklığı arasındaki bağlantı nadiren ortaya konmaktadır.[71]
Atölye olmamaları, atölye zeminlerinde gerçekleşen sömürü ilişkilerini ortadan kaldırmaz. Disiplin cezalarından teşvik sistemlerine ve teknolojik araçlarla yürütülenlere kadar emek sürecinin çeşitli kontrol biçimleri aracılığıyla işçiler sömürülmekte ve artı değer elde edilmektedir.
Bu boşluğu doldurmak için Endonezyalı iki şirket üzerinde bir çalışma yürüttüm – sonuçları yakında çıkacak olan kitabım Değer Zincirleri‘nde bulunabilir: Yeni Ekonomik Emperyalizm adlı kitabımda bulabileceğiniz iki Endonezyalı şirket üzerinde yürüttüğüm bu çalışma, egemen çokuluslu şirketlerin bağımlı Endonezyalı tedarikçiler üzerinde nasıl kontrol kurduklarını ve bu tedarikçilerin de bir yandan üretimde esneklik baskılarını, diğer yandan da yüksek üretkenlik ve verimlilik taleplerini üretim sahasındaki çalışanlarına nasıl aktardıklarını ortaya koymayı amaçlıyor. Bu vaka çalışmaları, salt genelleme ve makro düzey analizin ötesine geçerek, çokuluslu şirketler tarafından dışarıdan dayatılan belirli somut “esnek üretim” vakalarını örneklemeye yöneliktir. Bu iki Endonezyalı şirket, Foxconn ya da spor ayakkabı montajı yapan fabrikalar gibi montaj hatları ve korkunç çalışma koşullarıyla karakterize edilen klasik fabrikaların basmakalıp örnekleri değildir.[72] Bununla birlikte, sweatshop olmamaları, atölyelerinde gerçekleşen sömürü ilişkilerini ortadan kaldırmaz. Disiplin cezalarından teşvik sistemlerine ve teknolojik araçlarla yürütülenlere kadar emek sürecinin çeşitli kontrol biçimleri aracılığıyla işçiler sömürülmekte – Marx’ın sömürü anlayışına göre – ve artı değer elde edilmektedir. Aslında sistemik ilişkiler, emek-değer meta zincirleriyle bağlantılı gelişmekte olan ekonomilerdeki daha gelişmiş üretim ortamlarına bakılarak birçok yönden daha iyi ortaya çıkarılabilir.
Ağırlıklı olarak bu iki şirketin üst düzey yöneticileriyle yarı yapılandırılmış mülakatlar gerçekleştirdim. Ne de olsa hem müşterilerle hem de fabrikalarındaki işçilerle olan ilişkilerini yönetenler bu yöneticilerdir. Peter Evans’ın da belirttiği gibi, firmalarda karar alma süreçlerini anlamak için onları yöneten [kişilerle] konuşmak gerekir.[73] Buna ek olarak, ziyaretlerim sırasında sahip olduğum sınırlı erişim sayesinde fabrikalarını ve ofislerini gözlemledim ve yıllık raporlardan broşürlere, videolardan yönetim tarafından hazırlanan sunum slaytlarına kadar şirket belgelerini inceledim.[74] Görüşmeler, emek-değer zincirleri tartışmasına önemli bir katkı sağlamaktadır. Bu bağlamda, katılımcılarım şirket yönetiminin “kurallarını” açıklayan “kilit muhbirler” olarak görev yapıyor: bir yandan işçilerini nasıl yönettiklerini, diğer yandan da çokuluslu müşterilerle iş ilişkilerini.[75] Bu görüşmeler bize küresel ve yerel sermayenin fabrika zeminlerinde metaları üreten Endonezyalı işçileri nasıl etkilediğine dair değerli bilgiler veriyor. Yöneticiler, siparişlerin alınmasından üretimin planlanmasına ve yürütülmesinin yönetilmesine kadar işlerinin çeşitli yönleri hakkında karar veren kişilerdir. Herhangi bir anlaşmazlığın hızla çözülebilmesi için şirketlerinin iyi bir düzen içinde olduğundan emin olurlar. Müşterileriyle, özellikle de üst düzey müşterileriyle doğrudan muhatap olan, onlarla müzakerelerde bulunan ve atölyelerdeki işgücünün yönetimini kontrol eden onlardır. Özellikle küresel Kuzey sermayesi ile küresel Güney emeğini birbirine bağlayan önemli bir konuma sahip olduklarından, emek-değer zincirlerini daha iyi anlamak için ihtiyaç duyduğumuz bilgi ve deneyime sahiptirler.
Peki neden Endonezya’daki şirketleri incelemek gerekiyor? Endonezya’yı emek-değer zincirleri içindeki konumu açısından incelenmesi gereken ilginç bir vaka haline getiren başka hususlar da var. Endonezyalı Komünistlerin ve bu şekilde algılananların kitlesel olarak öldürülüp hapsedilmesinden kısa bir süre sonra, 1967 yılında Suharto döneminde Yabancı Yatırım Kanunu’nun çıkarılmasından bu yana küresel ekonomiye katılımı artan Endonezya, küresel Kuzey şirketleri için ucuz işgücü havuzlarından biri olarak hizmet vermektedir.[76] Gerçekten de Endonezya, küresel meta zincirlerindeki istihdam payında Çin ve Hindistan’ın ardından üçüncü sırada yer almaktadır. Endonezya’nın birim işgücü maliyetleri 2009 ve 2014 yılları arasında önemli ölçüde artmasına rağmen düşük kalmaya devam etmektedir. 2014 yılında ABD’dekinin yaklaşık yüzde 62’si kadardı. Genel olarak Endonezya, işgücü değer zincirlerinde emeğin yüksek oranda sömürüldüğü klasik bir yer örneğidir. Ülke, Evans’ın “bağımlı kalkınma” olarak adlandırdığı durumla ilişkilendirilen özelliklerin çoğuna sahiptir.[77]
Endonezya’nın DYY’si 1970’lerin başından itibaren istikrarlı bir şekilde artmaya başlamıştır. DYY net giriĢleri 1970 yılında yaklaĢık 83 milyon $ iken 1997 yılında 4,7 milyar $’a yükselmiştir. Çin dışındaki Asya’daki diğer gelişmekte olan ekonomiler gibi Endonezya’nın da yabancı spekülatörlerin büyük ölçüde sermaye çekmesiyle para birimlerini saldırı altında bulduğu ve bu ekonomilerin devam eden kırılganlığını gösteren 1997-98 Asya krizinden sonra DYY’deki birkaç kalıcı gerilemeye rağmen, kısa süre sonra tekrar yükseldi ve 2012’de yaklaşık 19 milyar dolara ulaştı.[78] Son birkaç yıldaki dalgalanmalar sırasında, ülkenin DYY girişi 2017’de 30,54 milyar dolara ulaştı ve 2018’de 27,86 milyar dolara gerilemiş olsa da, Endonezya Yatırım Koordinasyon Kurulu Başkanı Ocak 2019’da bu yıl yatırımın hızlanacağı konusunda iyimser olduğunu belirtti. Buna ek olarak, daha fazla yabancı yatırım çekmek için hükümet 49 iş sektöründe yabancı mülkiyet üzerindeki kısıtlamaları gevşetmeyi planlıyor.[79]
Bu da ülkenin doğrudan yabancı yatırım eğiliminin (taşeronluk ve portföy yatırımları gibi diğer yatırım biçimleri hesaba katılmadan) Suharto’nun düşüşü ve Yeni Düzen’in 1998’de sözde sona ermesinden sonra bile oldukça yüksek olmaya devam ettiğini göstermektedir. Bu artış eğilimine sanayi sektöründeki istihdam artışı eşlik etmiştir. 1980 yılında toplam istihdamın yaklaşık yüzde 13’ü olan bu oran 2012 yılında yüzde 22’nin biraz altına düşmüştür. Buna ek olarak, Endonezya’daki imalat katma değeri (GSYİH payı) de son birkaç on yıl boyunca artmıştır – 1960’ların ortalarında dramatik bir artışla 1960’ta yüzde 9,2’den 2012’de yaklaşık yüzde 24’e yükselmiştir.[80]
Bu eğilimler Endonezya’nın bir dizi sanayileşme ve büyüme döneminden geçtiğini vurgulamaktadır, ancak son raporlar büyümenin son birkaç yılda yavaşladığını göstermektedir – 2014’te sadece yüzde 5, 2015’te yüzde 4,8, 2016’da yüzde 5 ve 2018’in ilk yarısında yüzde 5,12.[81] Endonezya’nın (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin ile birlikte) yükselen bir ekonomi olarak kategorize edilmesinin zamanının gelip gelmediği tartışmaları ortaya çıkmıştır, böylece BRIC kısaltması BRIIC olarak değiştirilmiştir.[82] Bloomberg’e göre Morgan Stanley, 433 milyar dolarlık ekonominin Güneydoğu Asya’nın en hızlı büyüyen büyük ekonomisi olduğunu ve dönemin Endonezya Maliye Bakanı’nın 2011’den itibaren “ulaşılabilir” yüzde 7’lik bir büyüme (ve daha sonra 2019 için yüzde 8’lik bir hedef) şeklindeki iyimser iddiasını gerekçe göstererek bu fikrin destekçilerinden biri olmuştur – ki bu tahminin daha sonraki yıllarda yanlış olduğu kanıtlanmıştır.[83]
Ancak bu bir yana, iyimserlik yüksekti. BRIC terimini ortaya atan Goldman Sachs’ın eski ekonomisti Jim O’Neill, 2013 yılında Endonezya’ya yaptığı son ziyaretinde ülkenin ekonomik beklentileriyle sağlıklı bir şekilde meşgul olduğunu yazdı.[84] O’Neill’in kendisi Endonezya’yı “öncü pazarlar” (Meksika, Nijerya ve Türkiye ile birlikte MINT olarak adlandırılan nispeten daha küçük ekonomiler) grubuna dahil etmiş olsa da, yazıları Endonezya’nın yakında “büyük adamlar” kulübüne dahil olmaya hazır olabileceğini düşündürmektedir.[85] Her iki durumda da bu tartışmalar Endonezya’nın küresel Kuzey’den finans analistleri ve ekonomistler tarafından yatırımlar ve üretimin yeniden konumlandırılması için umut verici bir yer, başka bir deyişle emek-değer zincirlerinde önemli bir oyuncu olarak görüldüğünü göstermektedir. Bu analistlere göre, ekonomik büyümeyi ve yabancı yatırım akışını engelleyebilecek en önemli sorunlar siyasetteki yolsuzluk ya da beşeri sermaye ve altyapı eksikliğidir.[86]
Bu çalışmalarda sıklıkla ihmal edilen ve ele alınan konu, ekonomideki ve özellikle emek verimliliğindeki büyümenin coşkusunun ardında emek-değer zincirlerinin sömürücü mekanizmalarının yattığıdır. Küreselleşmenin mevcut aşamasının emperyalist özellikleri en iyi burada ortaya çıkmaktadır.
Burada, vaka çalışmalarının Endonezya ekonomisinin ve büyümesinin ayrıntılarına ya da Endonezya siyasetinin son birkaç on yıldaki gelişimine ilişkin özelliklere odaklanmayı amaçlamadığını vurgulamakta fayda var. Genellikle ihmal edilen ve bu çalışmalarda ele alınan husus, ekonomideki ve özellikle emek verimliliğindeki büyümenin coşkusunun ardında emek-değer zincirlerinin sömürücü mekanizmalarının yattığıdır. Küreselleşmenin mevcut aşamasının emperyalist özellikleri en iyi burada ortaya çıkmaktadır. Vaka çalışmalarının yapmaya çalıştığı da tam olarak budur: bu tür yönleri ortaya çıkarmak ve bunları küreselleşmiş üretimin mevcut işleyişi bağlamında incelemek, böylece emek-değer zincirlerindeki sömürü süreçlerinin nasıl işlediğine dair bir örneğe sahip olmak.
Özetle, vaka çalışmaları kontrol mekanizmalarının iki yönünün iş başında olduğunu göstermektedir. İlk olarak, çok uluslu şirketler, teknolojik bilgiyi kontrol etmek, esnek teslimat uygulamaları veya tahminlerin tutturulamamasıyla başa çıkma stratejileri de dahil olmak üzere genellikle makul olmayan esneklik gerektiren taleplerde bulunmak ve işi “adil” hale getirmek bir yana, büyük ölçüde çok uluslu şirketlere fayda sağlayan prosedürlerin standartlaştırılmasını uygulamak gibi süreçler yoluyla bağımlı tedarikçiler üzerinde hakimiyet kurmaktadır. Sonuçta tüm bunlar, çokuluslu şirketler adına maliyetleri dışsallaştırmanın bir aracı olarak hizmet etmektedir. İkinci olarak, bağımlı tedarikçilere yönelik bu kontrol araçları daha sonra işgücünün kontrol biçimlerine “dönüştürülür”. Çokuluslu müşterilerin talep ettiği gereksinimleri karşılamak amacıyla üretim noktasında uygulanan işin sürekli olarak yeniden düzenlenmesi, sonuçta küresel Güney’deki emeğin Kuzey tarafından aşırı derecede sömürülmesini kolaylaştıran emek-değer zincirleri içinde önemli bir mekanizma haline gelir. Çokuluslu müşteriler, bağımlı şirketlerdeki patronlar tarafından yürütülen, işçilerin performansının belirli ölçümlerinden fabrika zemininde doğrudan kontrol biçimlerine kadar uzanan yönetim politikaları ve uygulamalarından avantaj elde etmektedir. Tüm bu uygulamalar, işçileri işin “sadece uygulayıcılarına” dönüştüren ve böylece onları savunmasız hale getiren işin masabaşı hale getirilmesiyle mümkün olmaktadır.
Emek-Değer Zincirleri ve Yeni Ekonomik Emperyalizm
Smith, emperyalist dünya ekonomisini incelerken , emeğin sermaye tarafından sömürülmesi ve yoksul ulusların zengin uluslar tarafından sömürülmesi konularını ihmal etmeyen sistematik bir emperyalizm teorisi bulmak için değer teorisini uygulamamız gerektiğini savunmaktadır.[87] Yazdığı gibi, çağdaş emperyalizm analizleri, uluslar arasındaki, özellikle de küresel Kuzey’deki emperyalist uluslar ile küresel Güney’deki çevre uluslararasındaki sömürü oranındaki sistematik uluslararası farklılıktanyola çıkmalı ve bu farklılığıaçıklamaya çalışmalıdır. Smith, emek-gücünün değerindeki uluslararası farklılıklar ya da kendisinin süper sömürü olarak adlandırdığı durum hakkında yeni bir Ģey olmadığını iddia etmektedir. Smith’e göre yeni olan, bu olguların son otuz yıllık “neoliberal küreselleşme” döneminde kazandığı merkeziliktir.[88]
Esas olan, emek-değer zincirlerinin, değerin küresel olarak ele geçirilmesini ve artığın Güney’den Kuzey’e doğru sürekli göçünü içeren emperyal karakterini kabul etmektir… Ancak bunların hiçbiri küresel Güney’deki işçilerin güçsüz olduğu anlamına gelmiyor. Michael Yates’in “İşçi Sınıfı Dünyayı Değiştirebilir mi?” adlı kitabının sonunda yazdığı gibi: “En çok acı çekenlerin -küresel Güney’deki işçiler ve köylüler, küresel Kuzey’deki azınlıklar, her yerdeki işçi sınıfı kadınları- mücadelelere önderlik edeceklerini unutmayın.”
Emek-değer zincirleri çerçevesi, yeni bir ekonomik emperyalizm biçimi olarak küreselleşmiş üretim olgusunun merkeziliğini, özellikle de küresel emek arbitrajı pratiği tarafından temsil edildiği şekliyle görmek için bir başka pencere sağlama girişimidir. Kendi içinde eksiksiz bir emperyalizm teorisi olması amaçlanmamaktadır, ancak Marx’ın değer teorisinin ortaya koyduğu emek-değer zincirlerinin emperyal özelliklerinin incelenmesine yardımcı olmaktadır.
Esas olan, emek-değer zincirlerinin, değerin küresel olarak ele geçirilmesini ve artığın Güney’den Kuzey’e doğru sürekli göçünü içeren emperyal karakterinin farkına varmaktır. Küresel sermaye sadece düşük birim işgücü maliyetleri için küresel işgücü arbitrajına (bir tür eşitsiz mübadele) girişmekle kalmaz, aynı zamanda bunu uluslararası kuruluşlar ve devlet de dahil olmak üzere diğer kurumların desteğiyle yapar. Güçlü devletler, çok taraflı antlaşma ve anlaşmaların dayatılması gibi çeşitli yollarla, bu ülkelerden kaynaklanan sermayenin çıkarlarına uygun olarak hegemonyalarını sürdürmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi, sol içinde bile emperyalizmin gerilediği ve hatta tamamen ortadan kalktığı yönünde bir görüş dolaşmaktadır. Burada ise bu iddianın aksine emperyalizmin canlı ve iyi durumda olduğu savunulmaktadır. Daha ziyade işlediği biçimler değişmiştir.
Ancak bunların hiçbiri küresel Güney’deki işçilerin güçsüz olduğu anlamına gelmiyor. Michael Yates’in “İşçi Sınıfı Dünyayı Değiştirebilir mi?” adlı kitabının sonunda yazdığı gibi: Unutmayın ki en çok acı çekenler -küresel Güney’deki işçiler ve köylüler, küresel Kuzey’deki azınlıklar, her yerdeki işçi sınıfı kadınları- mücadelelere önderlik edeceklerdir.89 Gerçekten de küresel Güney’deki işçi sınıfı, müttefikleriyle birlikte grevlere ve protestolara, sömürüye karşı mücadelelere katılmıştır ve katılmaya devam edecektir. Bunlar, şirket sahiplerini emek-değer zincirlerinin kritik düğümlerinde üretim yapan işçilerden ayıran mesafe ne kadar büyük olursa olsun ve bu zincirler ne kadar karmaşık görünürse görünsün, sermaye için gerçek ve sürekli bir tehdit oluşturan mücadelelerdir.
[1] David Harvey, “Imperialism: Is It Still a Relevant Concept?,” (Center for Public Scholarship, New School for Social Research, New York’ta sunulan tebliğ, 1 Mayıs 2017); David Harvey, “A Commentary on A Theory of Imperialism,” A Theory of Imperialism içinde, Utsa Patnaik ve Prabhat Patnaik (New York: Columbia University Press, 2017), 154-72. Harvey, emperyalizm kavramının yerini değişen hegemonyaların alması gerektiği fikrini Giovanni Arrighi’nin The Geometry of Imperialism adlı kitabını okuduktan sonra benimsediğini belirtmektedir: The Limits of Hobson’s Paradigm (Londra: Verso, 1983), 173.
[2] Gary Gereffi, “The Organization of Buyer-Driven Global Commodity Chains: How U.S. Retailers Shape Overseas Production Networks,” in Commodity Chains and Global Capitalism, ed. Gary Gereffi ve Miguel Korzeniewicz (Westport: Praeger, 1994), 95-122; Gary Gereffi, “Global Production Systems and Third World Development,” Global Change, Regional Response, ed. Barbara Stallings (Cambridge: Cambridge University Press, 1995), 100-142; Gary Gereffi, “The New Offshoring of Jobs and Global Development,” ILO Lecture Series (Geneva: International Labour Organization, 2005); William Milberg ve Deborah Winkler, Outsourcing Economics: Global Value Chains in Capitalist Development (Cambridge: Cambridge University Press, 2013).
[3] Harvey, “Imperialism: Is It Still a Relevant Concept?”; John Smith, “A Critique of David Harvey’s Analysis of Imperialism,” MR Online, 26 Ağustos 2017. Review of African Political Economy (ROAPE) blogundaki başlıklar için, http://roape.net, bkz: John Smith, “David Harvey Denies Imperialism,” 10 Ocak 2018; David Harvey, “Realities on the Ground: David Harvey John Smith’e Cevap Veriyor,” 5 Şubat 2018; John Smith, ‘Emperyalist Gerçekler David Harvey’in Mitlerine Karşı,’ 19 Mart 2018; Adam Mayer, ”Dissolving Empire: David Harvey,John Smith, and the Migrant,” 10 Nisan 2018; Patrick Bond, ‘Towards a Broader Theory of Imperialism,’ 18 Nisan 2018; Walter Daum, ”Is Imperialism Still Imperialist? A Response to Patrick Bond,” 16 Mayıs 2018; Andy Higginbottom, ”A Self-Enriching Path: Imperialism and the Global South,” 19 Haziran 2018; Lee Wengraf, ‘U.S.-China Inter-Imperial Rivalry in Africa,’ 16 Kasım 2018.
[4] John A. Hobson, Emperyalizm: A Study (New York: James Pott & Company, 1902), 76-99. Batılı sosyalistler, daha önce V. I. Lenin, Rosa Luxemburg, Paul Baran, Harry Magdoff ve Samir Amin gibi düşünürler tarafından meşhur edilen geniş anlamda klasik emperyalizm kavramına yönelik eleştirilerde geniş çeşitlilikler göstermişlerdir. Bunlar arasında (1) Bill Warren, Imperialism (Emperyalizm) kitabında olduğu gibi emperyalizmin yoksul ülkelerde kalkınmayı teşvik etmede faydalı olduğu argümanları yer almaktadır: Pioneer of Capitalism (Londra: Verso, 1980); (2) sömürü oranlarının (ama karların değil) merkezde çevreye göre daha yüksek olduğu görüşü: Charles Bettelheim, “Theoretical Comments,” Unequal Exchange içinde, Arghiri Emmanuel (New York: Monthly Review Press, 1972), 302-4; Claudio Katz, “Revisiting the Theory of Super-Exploitation,” Links International Journal of Socialist Renewal, 5 Temmuz 2018; ve Alex Callinicos, Imperialism and the Global Political Economy (Cambridge: Polity, 2009), 181; (3) Michael Hardt ve Antonio Negri, Empire (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2000) kitabında olduğu gibi emperyalizmin yerini amorf bir İmparatorluğun aldığı fikri; (4) klasik anlamda emperyalizmin yerini ulus-devletleri ve ulusal ekonomileri yerinden eden ulusötesi bir kapitalizmin aldığı fikri – William I. Robinson, Into the Tempest: Essays on the New Global Capitalism (Chicago: Haymarket, 2019)- ve Leo Panitch ve Sam Gindin’in The Making of Global Capitalism (Londra: Verso, 2012) kitabında olduğu gibi emperyalizmin artık esas olarak ekonomik değil, siyasi ve jeopolitik bir nitelik taşıdığı ve günümüzde büyük ölçüde ABD hegemonyasıyla eşanlamlı olduğu görüşü; ve (5) yukarıda tartışılan Arrighi ve Harvey’in emperyalizmin yerini değişen hegemonyalar kavramının alabileceği görüşü. Doğal olarak, sosyal demokrat ve liberal düşünürler, Mark Blaug, “Economic Imperialism Revisited,” Economic Imperialism, ed. Kenneth E. Boulding ve Tapan Mukerjee (Ann Arbor, MI: University of Michigan Press, 1972), 142-55.
[5] Harvey, “A Commentary on A Theory of Imperialism,” 169.
[6] Smith, Harvey, Mayer, Bond, Daum, Higginbottom ve Wengraf tarafından ROAPE blogunda yazılan ve 3. dipnotta bahsedilen yazılara bakınız.
[7] Jayati Ghosh tarafından “Globalization and the End of the Labour Aristocracy,” Dollars & Sense’de ele alındığı üzere: Real World Economics 329 (2017).
[8] Emperyalizmin bu biçimlerini tartışan çalışmalar için bkz: John Bellamy Foster, Naked Imperialism (New York: Monthly Review Press, 2006); Utsa Patnaik ve Prabhat Patnaik, A Theory of Imperialism; John Smith, Imperialism in the Twenty-First Century (New York: Monthly Review Press, 2016). Sömürü ve kamulaştırma kavramlarına ilişkin daha ayrıntılı bir tartışma için bakınız John Bellamy Foster ve Brett Clark, “The Expropriation of Nature,” Monthly Review 69, no. 10 (Mart 2018): 5.
[9] Tony Norfield, The City: London and the Global Power of Finance (Londra: Verso, 2017), 5-6.
[10] Paul Sweezy, “Marxian Value Theory and Crises,” The Faltering Economy içinde, ed. John Bellamy Foster ve Henryk Szlajfer (New York: Monthly Review Press, 1984),238.
[11] Bettelheim, “Theoretical Comments,” 302-4; Katz, “Revisiting the Theory of Super-Exploitation.” Ayrıca Emmanuel’in Bettelheim’a verdiği cevaba bakınız: Emmanuel, Unequal Exchange, 380-83.
[12] Richard Edwards, “Social Relations of Production at the Point of Production,” The Insurgent Sociologist 8, no. 2 & 3 (1978): 110.
[13] Paul A. Baran ve Paul M. Sweezy, Monopoly Capital (New York: Monthly Review Press, 1966), 107-8.
[14] Milberg ve Winkler, Outsourcing Economics, 33-35.
[15] John Bellamy Foster ve Robert McChesney, The Endless Crisis (New York: Monthly Review Press, 2012), 105.
[16] Martin Hart-Landsberg, Kapitalist Küreselleşme: Consequences, Resistance, and Alternatives (New York: Monthly Review Press, 2013), 18.
[17] M. Scott Solomon, “Labour Migrations and the Global Political Economy,” Oxford Research Encyclopaedia of International Studies içinde, cilt 7, ed. Robert Denmark (Oxford: Wiley- Blackwell, 2010), 4767-86.
[18] Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), “Global FDI Flows Continue Their Slide in 2018,” Global Investment Trends Monitor 31(2019): 2-3.
[19] UNCTAD, Dünya Yatırım Raporu: Uluslararası Üretim ve Kalkınmanın Özkaynak Dışı Yöntemleri (Cenevre: Birleşmiş Milletler, 2011), 131.
[20] Foster ve McChesney, The Endless Crisis, 111.
[21] Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Dünya İstihdamının Sosyal Görünümü: İşlerin Değişen Doğası (Cenevre: ILO, 2015), 131.
[22] Bakınız Teri Caraway, Assembling Women: The Feminisation of Global Manufacturing (Ithaca, NY: Cornell University Press, 2007).
[23] Edna Bonacich, Lucie Cheng, Norma Chinchilla, Nora Hamilton ve Paul Ong, “The Garment Industry in the Restructuring Global Economy,” in Global Production: Küresel Üretimde Hazır Giyim Endüstrisi
[24] ILO, World Employment Social Outlook, 132
[25] Smith, Imperialism in the Twenty-First Century, 101.
[26] Gereffi, “Global Production Systems and Third World Development,” 107.
[27] Jesus Felipe ve Gemma Estrada, “Benchmarking Developing Asia’s Manufacturing Sector,” International Journal of Development Issues 7, no. 2 (2008).
[28] Terence Hopkins and Immanuel Wallerstein, “Commodity Chains in the World Economy Prior to 1800,” Review 10, no. 1 (1986): 157–70.
[29] Bkz: Jennifer Bair ve Marion Werner, “Commodity Chains and the Uneven Geographies of Global Capitalism: A Disarticulations Perspective,” Environment and Planning A 43, no. 5 (2011):
[30] Henry Wai-Chung Yeung ve Neil Coe, “Toward a Dynamic Theory of GlobalProduction Networks,” Economic Geography 91, no. 1 (2014): 29-58.
[31] Bair ve Werner, “Commodity Chains and the Uneven Geographies,” 988.
[32] Gereffi, “Global Production Systems and Third World Development,” 103.
[33] Greg Linden, Kenneth Kraemer ve Jason Dedrick, “Who Captures Value in a Global Innovation System? The Case of Apple’s iPod,” Communications of the ACM 52, no. 3: 140-44; Yuqing Xing ve Neal Detert, “How the iPhone Widens the U.S. Trade Deficit with the People’s Republic of China,” Asian Development Bank Institute Working Paper Series, No. 257, Aralık 2010. Linden, Kraemer ve Dedrick katma değere ilişkin değerli bir eleştiri sunmakta ve değerin aslında yakalandığını (eklenmediğini) öne sürmektedir. Apple gibi ABD şirketlerinin en fazla faydayı sağladığını gösterdikten sonra (çünkü üretimin kendisi Çin’de olsa da yüksek değeri yakalamaktadır) şu sonuca varmaktadırlar: “ABD’li şirketlerin pazara yeni ürünler sunmak için uluslararası ortaklarla çalışması gerekiyor. Bu şirketler, masaya getirdikleri ekstra değerle orantılı karlar elde edeceklerdir. Bu sadece 21. yüzyılda iş dünyasının doğasıdır ve birçok ABD şirketinin bu ortamda başarılı olması ABD ekonomisine önemli faydalar sağlamaktadır.” Xing ve Detert, üretim ABD’de yapılsa bile Apple’ın yine de yüzde 50 kar marjına sahip olacağını öne sürdükten sonra şu sonuca varıyor: “piyasa ekonomisinde, bir firmanın kar maksimizasyonu peşinde koşmasında yanlış bir şey yoktur. Hükümetler bu tür davranışları hiçbir şekilde kısıtlamamalıdır.” Daha sonra Kurumsal Sosyal Sorumluluğun, “iPhone’ların montajında ABD’li işçilerin kullanılması gibi” düşük vasıflı işçilere istihdam yaratmaya odaklanan “etkili bir politika seçeneği” olarak yeterli olduğunu öne sürüyorlar.
[34] Milberg ve Winkler, Outsourcing Economics, 17.
[35] Bair and Werner, “Commodity Chains and the Uneven Geographies,” 989.
[36] Yeung ve Coe, “Toward a Dynamic Theory of Global Production Networks,” 32.
[37] Benjamin Selwyn, “Social Upgrading and Labour in Global Production Networks: A Critique and an Alternative Conception,” Competition and Change 17, no. 1 (2013): 76.
[38] Neil M. Coe, Peter Dicken, Martin Hess ve Henry Wai-Chung Yeung, “Making Connections: Global Production Networks and World City Networks,” Global Networks 10, no. 1 (2010): 140–42.
[39] Jennifer Bair, “Global Capitalism and Commodity Chains: Looking Back, Going Forward,” Competition and Change 9 (2005): 156.
[40] Immanuel Wallerstein, Historical Capitalism (Londra: Verso, 1983), 16.
[41] Giovanni Arrighi, “The Developmentalist Illusion: A Reconceptualisation of the Semiperiphery,” in Semiperipheral States in the World-Economy, ed. William G. Martin (New York: Greenwood, 1990), 22.
[42] Giovanni Arrighi ve Jessica Drangel, “The Stratification of the World-Economy,” Review 10, no. 1 (1986): 16.
[43] Arrighi, “The Developmentalist Illusion,” 24.
[44] Jennifer Bair, “Global Commodity Chains: Genealogy and Review,” in Frontiers of Commodity Chain Research (Stanford: Stanford University Press, 2009), 15.
[45] Bair, “Global Capitalism and Commodity Chains,” 155-56.
[46] Benjamin Selwyn, “Commodity Chains, Creative Destruction and Global Inequality: A Class Analysis,” Journal of Economic Geography 15, no. 2 (2015), 253-74.
[47] Selwyn, “Beyond Firm-Centrism,” 213-15.
[48] Bair, “Global Capitalism and Commodity Chains,” 171.
[49] Bair ve Werner, “Commodity Chains and the Uneven Geographies,” 992.
[50] Selwyn, “Beyond Firm-Centrism”; Selwyn, “Commodity Chains, Creative Destruction and Global Inequality.”
[51] Bair, “Global Capitalism and Commodity Chains,” 158–59.
[52] Selwyn, “Social Upgrading and Labour in Global Production Networks,” 76; Bair and Werner, “Commodity Chains and the Uneven Geographies,” 988–89.
[53] Peter F. Drucker, “Multinationals and Developing Countries: Myths and Realities,” Foreign Affairs 53, no. 1 (1974): 121–34; Peter F. Drucker, “The Global Economy and the Nation State,” Foreign Affairs 76, no. 5 (1997): 159–71.
[54] William Robinson, A Theory of Global Capital (Baltimore: John Hopkins University Press, 2004); William Robinson, Global Capitalism and the Crisis of Humanity (Cambridge: Cambridge University Press, 2014); Leslie Sklair, The Transnational Capitalist Class (Oxford: Blackwell, 2001).
[55] Ernesto Screpanti, Global Imperialism and the Great Crisis (New York: Monthly Review Press, 2014), 18–19.
[56] Baran and Sweezy, Monopoly Capital, 57–58.
[57] John Bellamy Foster, Robert McChesney, and R. Jamil Jonna, “The Internationalisation of Monopoly Capital,” Monthly Review 63, no. 2 (June 2011): 11.
[58] Stephen Hymer, The Multinational Corporation: A Radical Approach (Cambridge: Cambridge University Press, 1979), 59.
[59] Robert Gilpin, U.S. Power and the Multinational Corporation (New York: Basic, 1975).
[60] Harry Magdoff, The Age of Imperialism (New York: Monthly Review Press, 1969), 54.
[61] Magdoff, The Age of Imperialism, 58.
[62] Hymer, The Multinational Corporation, 174.
[63] UNCTAD, World Investment Report: Non-Equity Modes of International Production and Development (Geneva: United Nations, 2011); UNCTAD, World Investment Report: Global Value Chains (Geneva: United Nations, 2013).
[64] Intan Suwandi, R. Jamil Jonna, and John Bellamy Foster, “Global Commodity Chains and the New Imperialism,” Monthly Review 70, no. 10 (March 2019): 1–24.
[65] Stephen Roach, “How Global Labour Arbitrage Will Shape the World Economy,” Global Agenda, 2005.
[66] For Marxist labour theory of value, see Karl Marx, Capital, vol. 1 (1867; repr., London: Penguin, 1976) and Samir Amin, The Law of Value and Historical Materialism (New York: Monthly Review Press, 1978).
[67] See Norbert Altmann, Christoph Köhler, and Pamela Meil, “No End in Sight—Current Debates on the Future of Industrial Work,” in Technology and Work in German Industry (London: Routledge, 1992), 1–11; Bennett Harrison, Lean and Mean: The Changing Landscape of Corporate Power in the Age of Flexibility (New York: Basic, 1994).
[68] Norbert Altmann and Manfred Deiss, “Productivity by Systemic Rationalisation: Good Work—Bad Work—No Work?,” Economic and Industrial Democracy 19 (1998): 137–59.
[69] Örneğin bkz: Edwards, “Social Relations of Production at the Point of Production”; David Gartman, “Marx and the Labour Process: An Interpretation,” The Insurgent Sociologist 8, no. 2 & 3 (1978): 97-108; Stephen A. Marglin, “What Do Bosses Do? The Origins and Functions of Hierarchy in Capitalist Production,” Review of Radical Economics 6 (1974): 60-112.
[70] Altmann and Deiss, “Productivity by Systemic Rationalisation”; Christopher Wright and John Lund, “Supply Chain Rationalisation: Retailer Dominance and Labour Flexibility in the Australian Food and Grocery Industry,” Work, Employment, and Society 17, no. 1 (2003): 137–57.
[71] For works that focus on women workers, see Caraway, Assembling Women; Cynthia Enloe, The Curious Feminist: Searching for Women in a New Age of Empire (Berkeley: University of California Press, 2004); Annette Fuentes and Barbara Ehrenreich, Women in the Global Factory (Boston: South End, 1983); Mary Beth Mills, “Gender and Inequality in the Global Labour Force,” Annual Review of Anthropology 32 (2003): 41–62; Aihwa Ong, “The Gender and Labour Politics of Postmodernity,” Annual Review of Anthropology 20 (1991): 279–309; Pun Ngai, Made in China: Women Factory Workers in a Global Workplace (Durham, NC: Duke University Press, 2005); Leslie Salzinger, Genders in Production: Making Workers in Mexico’s Global Factories (Berkeley: University of California Press, 2003).
[72] See Fair Labour Association, Independent Investigation of Apple Supplier, Foxconn (Washington, D.C.: Fair Labour Association, 2012); National Labour Committee and China Labour Watch, PUMA’s Workers in China: Facing an Olympian Struggle to Survive (New York: National Labour Committee and China Labour Watch, 2004).
[73] Peter Evans, Dependent Development: The Alliance of Multinational, State, and Local Capital in Brazil (Princeton: Princeton University Press, 1979).
[74] For similar methods, see Evans, Dependent Development; Peter Evans, Embedded Autonomy: States and Industrial Transformation (Princeton: Princeton University Press, 1995); Wright and Lund, “Supply Chain Rationalisation.”
[75] See Evans, Embedded Autonomy; Nirmalya Kumar, Louis W. Stern, and James C. Anderson, “Conducting Interorganisational Research Using Key Informants,” The Academy of Management Journal 36, no. 6 (1993): 1633–51; Marc-Adelard Tremblay, “The Key Informant Technique: A Nonethnographic Application,” American Anthropologist 59, no. 4 (1957): 688–701.
[76] Dan La Botz, Made in Indonesia (Boston: South End, 2001), 29–55. See also Intan Suwandi, “No Reconciliation withoout Truth: An Interview with Tan Swie Ling on the 1965 Mass Killings in Indonesia,” Monthly Review 67, no. 7 (December 2015): 14–30.
[77] Evans, Dependent Development, 32–34.
[78] International Monetary Fund (IMF), International Financial Statistics (Washington, D.C.: IMF, 2007); World Bank, World Development Indicators (Washington, D.C.: World Bank, 1999).
[79] “Indonesia’s FDI Touches Nearly 28 Bln USD in 2018,” Xinhua News, January 30, 2019. 80.
[80] The Organisation for Economic Co-operation and Development (OECD), OECD Factbook 2014: Economic, Environmental and Social Statistics (Paris: OECD, 2014).
[81] See Tri Artining Putri, “Ekonomi Melambat, Pertumbuhan Ekonomi Tak Tercapai?,” Tempo.Co, May 5, 2015; Muhammad Hendartyo, “4 Tahun Jokowi, Rapor Merah Berdasarkan Tolak Ukur RP-JMN,” Tempo.Co, October 22, 2018; IMF, Indonesia: 2016 Article IV Consultation (Washington, D.C.: IMF, 2017), 39; IMF, Indonesia: 2017 Article IV Consultation (Washington, D.C.: IMF, 2018), 34.
[82] Peter Day, “Can Indonesia Join the BRIC Countries?,” BBC News, February 17, 2011; OECD, OECD Economic Surveys: Indonesia (Paris: OECD, 2015).
[83] Arijit Ghosh, “BRIC Should Include Indonesia, Morgan Stanley Says,” Bloomberg, June 17, 2009; Hendartyo, “4 Tahun Jokowi, Rapor Merah Berdasarkan Tolak Ukur RPJMN.”
[84] Jim O’Neill, “Who You Calling a BRIC?,” Bloomberg Business, November 13, 2013.
[85] See also Matthew Boesler, “The Economist Who Invented the BRICs Just Invented a Whole New Group of Countries: The MINTs,” Business Insider, November 14, 2013.
[86] Day, “Can Indonesia Join the BRIC Countries?”; Ghosh, “BRIC Should Include Indonesia.”
[87] Smith, Imperialism in the Twenty-First Century, 199.
[88] John Smith, “Imperialism and the Law of Value,” Global Discourse 2, no. 1 (2011).











