Bu yazı ilk olarak Komite Dergisi’nin “Emperyalizm ve Yeni Sömürü Rejimi” başlıklı 35. sayısında yayınlanmıştır.
İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı (1939-1945) sonrasında dünyada köklü değişiklikler ve tarihsel önemde olaylar meydana gelmiştir. Faşizmin yenilgiye uğratılması ve sosyalizmin kesin zaferiyle, birçok ülke sosyalizm bayrağı altında birleşmiş, sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadeleleri yükselmiştir. Öte yandan, kapitalist ülkeler arasında güç terazisi ABD lehine değişmeye başlamış, ABD emperyalizmi askeri, politik ve ekonomik olarak yerini büyük ölçüde kuvvetlendirmiştir. Örneğin ABD’nin ekonomik yatırımları savaş sonrasında görülmemiş bir hızla artarak, 1914 yılında toplam dış yatırımlar içindeki yüzde 6’lık oranı 1930 yılına gelindiğinde yüzde 35’e çıkmış ve 1970’lerin başında ise yeryüzündeki toplam yabancı yatırımların yüzde 54’ü ABD’li şirketlere ait hâle gelmiştir. (Magdoff, 2006)
Söz konusu ekonomik büyümeyi mümkün kılan koşulların yaratılmasında dünya sendikal hareketinin ABD emperyalizminin boyunduruğu altına sokulması önemli bir unsurdur. Dönemin hâkim koşullarında kapitalist Batı ile sosyalist Doğu arasındaki gerilim, sendikal harekette rekabete yol açarak hareketi baskı altında tutmuştur. Batılı sendikalar kendi varoluşlarını komünist tehdide karşı mücadelede cisimleştirerek devlet ve hükümetleriyle birlikte çalışmışlardır. Geri kapitalist ülkelerde işçi hareketini kontrol etmek ve emperyalizm çıkarları doğrultusunda sendikal alanı dizayn etme çabası içinde olmuşlardır. Bu yazıda, işçi sınıfını esaret altında tutan düşmanı yenmek için önce tanımak gerektiğinden, sendikal emperyalizmin başlıca aktörlerini ve kimi tarihsel süreçleri ele alacağız.
Sendikal emperyalizmin kalesi: AFL
ABD sendikacılığı en temelde ABD’deki sendikal harekette egemen olan anlayışı; sınıf çatışması yerine sınıflar arası uzlaşıyı benimseyen, işçilere sınıf bilinci yerine ücret ve meslek bilincini aşılayan ve siyasi eylemi dışlayan bir sendikacılık türünü ifade etmektedir. Ortaya çıkışında ve gelişim sürecinde en etkili isim olan Samuel Gompers (1850-1924) ABD sendika hareketinin önderi ve yaşadığı dönem boyunca sözcüsü olmuştur. Gompers’in düşünceleri ABD sendikacılığıyla büyük ölçüde özdeş hâle gelerek günümüze dek baskın etkisini sürdürmüştür. Gompers, ABD Emek Federasyonu’nun (American Federation of Labour – AFL) kuruluşu olan 1886’dan ölümüne dek sendikanın başkanlık koltuğunu işgal etmiştir.
Gompers’in düşüncelerini temsil eden Gompersizm akımı, işçi hareketlerini reformist bir çizgide tutarak sosyalizm ve Marksizm-Leninizm’e karşıt bir tutum benimsemiş, etkisindeki sendikalar ise liberalizmin ateşli savunucuları olmuştur. Gompersizm’e göre, “en az müdahale eden hükümet, en iyi hükümettir” ve işçiler için en doğru yol kapitalist düzeni korumak, geliştirmek ve reformlarla iyileştirmektir. Bu anlayışa göre, özel mülkiyet ortadan kaldırılması gereken bir unsur değil, aksine kaynakların etkin kullanımı için vazgeçilmez bir gerekliliktir.
AFL, özel mülkiyeti ve özel işletmeciliği ABD’nin demokratik yapısının temel taşları olarak görmüş ve savaş koşullarında bu unsurlar tehdit altına girdiğinde onları savunmak için kararlılıkla mücadele edeceğini ilan etmiştir. Ayrıca, savaş sürecinde ABD emperyalizminin güçlenmesi adına tüm imkânlarını ve gücünü seferber etmiştir.
Gompers’in veciz sözü bunu kanıtlamaktadır: “Uluslar ve fertler arasında nötr kalınamaz… birini diğerine tercih etmeliyiz.” ABD’nin Almanya karşısında, İngiltere ve Fransa’nın yanında katıldığı savaşta sendikalar işverenlerin istismarına imkân hazırlayacak şekilde grev gibi en temel haklarından vazgeçerek hükümete yardımcı olmuştur. (Işıklı, 2005)
ABD sendikacılığının başından itibaren benimsediği temel yaklaşımlardan biri, “tarafsızlık ilkesi” olarak bilinen “nonpartisan activity” veya “nonpartisan political policy” anlayışıydı. Ancak zamanla bu anlayış değişmiş, sendikaların siyasi tercihlerinde liderlerin işçi haklarına yönelik tutumları belirleyici olmaya başlamış, sendikalar giderek Cumhuriyetçi Parti karşısında Demokrat Parti’yi destekleme eğilimi göstermiş ve giderek “tarafsızlık ilkesi” tartışmalı hâle gelmiştir.
“Tarafsızlık” politikasında AFL’den kayda değer olmasa da farklı tutum alan Endüstriyel Örgütler Kongresi (Congress of Industrial Organizations – CIO), kendi bünyesindeki sosyalizm sempatizanı sendikaları tasfiye etmesinin ardından 1955’te AFL ile birleşerek ABD’nin en üst sendikal kuruluşu olan AFL-CIO’yu kurmuştur.
AFL-CIO sendika liderleri doğrudan doğruya tekelci sermayeyi desteklemişlerdir. AFL-CIO ve onunla birlikte İngiltere’de TUC (Trade Union Congress / Sendika Kongresi) ile Almanya, Fransa ve İtalya’daki sosyal demokrat sendikalar, Truman Doktrini’nin bir uzantısı olan Marshall Planı’nın uygulanmasında aktif rol oynamış, Kuzey Atlantik askeri ittifakını ve ABD emperyalizminin diğer kurumlarını destekleyerek tekelci sermayenin yedeği hâline gelmiş ve kendi hükümetlerinin emperyalist politikalarının birer aracı olmuştur.
Söz konusu sendika liderleri, ABD emperyalizminin Kore, Vietnam ve Dominik Cumhuriyeti gibi çeşitli bölgelerde yürüttüğü askeri saldırıları meşrulaştırarak açıkça desteklemişlerdir. Bunun en somut kanıtı, AFL-CIO’nun 1971 kongresinde, dönemin ABD Başkanı R. Nixon’ınn, özellikle Vietnam Savaşı sırasında bu örgütün ABD’nin dış politikasına sağladığı destek için bizzat teşekkür etmesidir. ABD hükümeti, sendika liderlerini kendi politikalarının birer iş partneri olarak görmüştür. Öte yandan, AFL-CIO aracılığıyla sendikal hareketi bölmek, ideolojik olarak baltalamak, ajanlar beslemek ve sadece ABD içinde değil, dünya genelinde geniş sendikal ağlar kurarak binlerce sendikacı yetiştirmek için on milyonlarca dolar harcamıştır. (Kota, 1977)
İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından Marshall Planı’yla yeniden inşa sürecine giren Avrupa ülkelerinde antikomünist sendikaların doğuşu ve güçlenmesi, AFL-CIO’nun yürüttüğü uluslararası faaliyetlerle şekillenmiştir. Bu doğrultuda, özel olarak tahsis edilen birimin başına eski bir Buharinci olan Jay Lovestone, yardımcılığına da Türk-İş’in kuruluş sürecinde aktif rol oynadığı bilinen Irving Brown getirilmiştir. İlerleyen süreçte Lovestone ve Brown’ın CIA ajanı olduğunun ortaya çıkması, sendikalar ile CIA arasındaki işbirliğini açıkça gözler önüne sermiştir. CIA, yalnızca ABD’de değil, birçok ülkede sendikaları emperyalist çıkarları doğrultusunda bir araç olarak kullanmıştır.
AFL-CIO, emperyalist sendikacılık pratiklerini Avrupa’nın yanı sıra Latin Amerika’da da yaymak amacıyla 1962 yılında Hür Sendikacılığı Geliştirme ABD Enstitüsü’nü (American Institute for Free Labor Development – AIFLD) kurmuştur. AIFLD, Güney ve Orta Amerika’daki birçok ülkede eğitim programları düzenlemiş, bu programlarda başarılı olanlar arasından seçilenler AIFLD bünyesinde ücretli çalışan olarak görevlendirilmiştir. Ancak AIFLD’nin faaliyetleri yalnızca eğitimle sınırlı kalmamış, Brezilya ve Şili’deki askeri darbelere verdiği destek, Nikaragua’daki gibi halkoyuyla seçilmiş hükümetlerin devrilmesinde oynadığı rollerle de gündeme gelmiştir. Uyguladığı eğitim programlarının ardında genellikle zayıflamış sendikalar bırakan AIFLD, “siyasetten arındırma” ve “profesyonelleştirme” söylemleri altında, AFL-CIO’nun etkisiyle şekillenen güçsüz ve bağımlı bir işletme sendikacılığı modeli yaratmıştır. (Munck, 2003)
AFL, sendikal alana hükmetmek için yalnızca eğitim programlarını kullanmakla kalmamış, aynı zamanda bir ihanet şebekesinden bekleneceği üzere, kirli savaş tekniklerine de başvurmuştur. Sermaye ve devletin doğrudan saldırılarına karşı direnç gösterebilecek odakları dağıtmak ve sendika içlerindeki komünist unsurları tasfiye etmek amacıyla adam kaçırma, kundaklama, suikast, grev kırıcılığı, kara para aklama ve gangster çete saldırıları gibi yöntemleri sistematik olarak kullanmıştır. (Uygur, 1992) AFL, ABD sendikalarının egemenliğini uluslararası platformlarda garanti altına almak için kimi zaman sendika bürokratlarını satın alarak, kimi zaman tehdit yoluyla sindirerek, kimi zaman ise makamlarını güçlendirerek kendi çıkarlarına hizmet edecek bir sendikal düzen oluşturmayı başarmıştır.
Komünizm düşmanlığında AFL ile kıyasıya rekabet eden bir diğer uluslararası sendikal örgüt Dünya İşçi Konfederasyonu (World Confederation of Labour – WCL) olmuştur. Eski adıyla Uluslararası Hristiyan Sendikalar Konfederasyonu olarak bilinen WCL, Katolik sosyal yaşam anlayışı ve Hristiyan demokrat ideolojisinden etkilenerek, sendikal faaliyetlerinde hak ve mücadele eksenli bir yaklaşım yerine, dini ve ahlaki değerleri ön plana çıkarmıştır. 1968’de faaliyetlerini genişleten bu yapı, 1980’li yıllarda neoliberal politikaların küresel çapta muhafazakârlık ideolojisini güçlendirdiği dönemde, işçi sınıfının kazanılmış haklarının geri alınmasına zemin hazırlamıştır. İşçi ve emekçilerin giderek artan yoksulluğuna karşı isyan etmesini önlemek amacıyla kutsal öğretilere dayalı bir kültürü oluşturmaya çalışmıştır.
Elbette AFL, AFL-CIO ve WCL gibi ABD ve Avrupa emperyalizminin maşası olan sendikaların karşısında antiemperyalist mücadele veren güçler de vardı ve halen vardır. Bu güçler arasında en öne çıkanı, Kızıl Sendikal Enternasyonal’in ideolojik geleneğini miras edinen Dünya Sendikalar Federasyonu’dur.
Antiemperyalist bir sendikal güç: Dünya Sendikalar Federasyonu
İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında faşizme karşı mücadele eden cephenin içinden doğan ve işçi sınıfının enternasyonal dayanışmasını en geniş biçimde inşa etmek amacıyla yola çıkan Dünya Sendikalar Federasyonu (World Federation of Trade Unions – WFTU/DSF), emperyalizme karşı en güçlü direniş mevzilerinden biri hâline gelmiştir. Faşizme karşı mücadelede sendikalar arasındaki düzenli temas ilk olarak 1941’de, İngiltere ve Sovyet sendikaları tarafından kurulan Komite aracılığıyla somutlaşmıştır. Bu komite, DSF’nin ilk konferansının hazırlanmasına ve toplanmasına öncülük etmiş, böylece sendikal dayanışmanın kurumsallaşmasının temellerini atmıştır. Şubat 1945’te Londra’da düzenlenen ilk konferansa, yaklaşık 50 milyon işçiyi temsil eden 40 ulusal ve 15 uluslararası sendika katılmıştır. Aynı yılın eylül ayında 56 ülkeden 215 delegenin katılımıyla Paris Konferansı gerçekleştirilmiş, bu iki başarılı konferansın ardından 3 Ekim’de DSF’nin kuruluşu büyük bir zaferle deklare edilmiştir.
DSF’nin kuruluşu, dünya sendikal hareketi tarihinde bir ilk olarak, tüm kıtalardan geniş temsilci katılımıyla oluşturulan uluslararası bir sendikal örgüt olması bakımından büyük öneme sahiptir. Kuruluş aşamasında kabul edilen tüzük ve alınan kararlarda, DSF faşizme karşı mücadeleyi temel görevlerinden biri olarak benimsemiş, ayrıca sömürge ülkelerin ve ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını destekleme ve bu mücadelelerin yanında yer alma ilkesini temel prensiplerinden saymıştır.
DSF, kuruluş sürecinde büyük ölçüde Marksist temellere dayanmış olsa da, kurucu unsurlarının tamamının Marksist sendikalardan oluştuğunu söylemek mümkün değildir. Kuruluş aşamasında, ağırlıklı olarak SSCB sendikaları yer alsa da ABD, Fransa ve İngiltere gibi kapitalist ülkelerden sosyal demokrat sendikalar da (sırasıyla CIO, CGT, TUC vb.) bu yapının içinde yer almıştır. DSF, her ülkeden en fazla üyeye ve en güçlü temsil yeteneğine sahip olan tek sendikanın üyeliğine olanak tanıyarak geniş tabanlı bir işçi örgütlenmesi hedeflemiştir.
Farklı yapı ve anlayışlara sahip sendikaların birçok ülkeden bir araya gelerek ortak politika üretme, tartışma ve mücadele etme iradesi göstermesi, işçi hareketi açısından ileri bir hamle olmuştur. Ancak bu canlı tartışma ortamında çeşitli anlaşmazlıkların yaşanması da kaçınılmaz olmuştur. Özellikle ABD hükümeti, DSF’nin varlığını bir tehdit olarak görmüş, AFL ile işbirliği içinde gizli operasyonlar yürüterek Sovyet sendikalarının diğer ülkeler üzerindeki etkisini kırmak için sendikaları içeriden bölme girişimlerinde bulunmuştur.
DSF içindeki tartışmaların en kritik dönüm noktalarından biri, ABD’nin emperyalist politikalarının bir uzantısı olarak Avrupa ülkelerine yönelik Marshall Planı karşısında takınılacak tutum olmuştur. ABD’li CIO sendikası, Marshall Planı’nın gündeme alınması gerektiğini savunmuş, bu talep İngiltere ve Hollanda sendikaları tarafından da desteklenmiştir. Ancak dönemin DSF Genel Sekreteri Louis Saillant, bu öneriyi reddetmiştir. DSF, ABD’nin bu politikasını Avrupa uluslarının ve dünya sendikal hareketinin bağımsızlığına bir müdahale olarak görerek kesin bir tavır almıştır. Bunun üzerine, İngiltere’nin öncülüğünde Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İtalya, Fransa ve ABD sendikalarının katılımıyla bir konferans düzenlenmiş ve bu oluşum Sendika Dayanışma Komitesi (Trade Union Advisory Committee – TUAC) adını almıştır.
Bu konferans, DSF’nin parçalanmasına yönelik planların ilk adımı niteliğindeydi. TUAC, DSF’nin faaliyetlerinin durdurulmasını talep etmiş, ancak bu isteğin reddedilmesi üzerine örgütten ayrılmıştır. Ardından ABD, İngiltere, Hollanda ve Batı Avrupa sendikalarının da DSF’den kopmasıyla 1949 yılında sendikal hareket tam anlamıyla ikiye bölünmüştür. DSF’nin yanı sıra AFL etkisiyle bölünmüş Fransa’da sosyalist Genel Emek Konfederasyonu’ndan (General Confederation of Labour – CGT) koparak kurulan CGT-FO, İtalya’da LCGIL (Hür İtalyan İşçileri Konfederasyonu) sendikaları da Marshall Planı’nın doğurduğu anlaşmazlıkların sonucudur.
Irving Brown, basına verdiği bir demeçte DSF’nin komünistlerin kontrolünde olduğunu, sendikaların bu etkiden arındırılması ve faaliyetlerini “hür” bir şekilde sürdürebilmeleri için başka bir beynelmilel örgütün kurulması gerektiğini belirtmiş ve bu yapının inşasında komünizmle mücadelede bir dünya gücü hâline gelmiş AFL’nin her türlü desteği sağlayacağını vurgulamıştır. Böylelikle, AFL ve ABD hükümetinin girişimleriyle, DSF’den ayrılan Batı Avrupa sendikalarının katılımıyla, Aralık 1949’da Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu (International Confederation of Free Trade Unions – ICFTU) uluslararası bir sendikal yapı olarak kurulmuştur. (Çelik, 2010)
DSF, emperyalizme -özellikle de ABD emperyalizmine- karşı mücadelede, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki sendikal hareketlerle güçlü bir dayanışma geliştirmiştir. Dünya nüfusunun büyük kısmının yaşadığı bu bölgeler, iki kutuplu dünya düzeninde en militan direnişlerin yaşandığı coğrafyalar olmuştur. Sömürgeleştirilmiş ülkelerdeki işçi sınıfının mücadelesi, ulusal kurtuluş hareketleriyle paralellik göstermiş ve sendikalar sömürgeci güçlere karşı verilen dişe diş mücadelenin önemli birer parçası hâline gelmiştir. Özellikle Afrika’da sendikal hareket, emperyalizme, sömürgeciliğe ve onun baskıcı, ırkçı rejimlerine karşı yürütülen direnişte kritik görevler üstlenmiş ve dünya sendikacılık hareketine önemli katkılar sunmuştur.
DSF kuruluşundan bu yana antiemperyalist ve sınıf sendikacılığı temelinde mücadele ortaya koyma ilkesini savunmakla beraber yıllar içinde değişen dünya sistemi koşullarından nasibini alarak programında belli başlı değişikliklere gitmiştir.
1970’li yıllarda neoliberal politikaların dünya genelinde yaygınlaşmaya başlamasıyla birlikte sendikalar dönemin dinamiklerine göre icat edilmiş yeni kavram setleri ve mücadele araçları benimsemeye yönelmiştir. Bu süreçte, DSF de genel politik hattını emperyalizm karşıtlığından “dünya barışının sağlanması” eksenine kaydırarak, silahlanmanın sona erdirilmesi çağrıları yapmış ve ulusal özgürlük mücadelelerinde gerilla savaşı yürüten hareketleri destekleyen sendikalara karşı tutumunu değiştirmiştir. “Yumuşama” döneminde artık Birleşmiş Milletler gibi emperyalist kuruluşlarla görüşmek, AFL-CIO gibi azılı komünizm düşmanlarıyla ortak konferanslara katılmak, Kruşçevci revizyonist sendika yöneticileri tarafından normalleştirilip “ortak dil” ve “aynı masa” etrafında buluşmanın önemi vurgulanmıştır.
DSF içinde yükselen revizyonizm karşısında bir grup sendika muhalefet geliştirse de, dönemin DSF yönetiminin tüzük ve kararlara rağmen birçok temel konuda tek taraflı ve dayatmacı biçimde seçilmiş organları ve kolektif karar alma mekanizmalarını çiğneyerek hareket etmesi sonucunda örgütsel ve siyasal değişimler yaşamıştır. DSF, 1991 yılında SSCB’nin dağılmasıyla gerek örgütlü gücünü gerekse toplumsal ve siyasal gücünü büyük ölçüde kaybetmeye başlamıştır. Ne var ki söz konusu değişimlere rağmen, günümüzde uluslararası sendikal harekette emperyalizme karşı mücadeleyi halen savunan tek adres olmaktadır.
Türkiye’de sendikal hareketin şekillenmesinde emperyal etkiler
Çift kutuplu dünya düzeninde Türkiye’de sendikal hareket şüphesiz ABD sendikacılığının etkisi altındaydı. 1946 sendikaları ile DSF’nin dikkatini ve ilgisini çekmeye başlayan Türkiye, komünistlere “kaptırılmaması” gereken potansiyelleri olan bir ülkeydi. Ancak Türkiye’de işçi sınıfının sayısal olarak sınırlı olmasıyla da ilgili olarak ABD hükümetinin ve sendikacılığının Türkiye sendikal hareketine yönelik asıl ilgisi 1950’li yıllarda başlamış, sendikalar Marshall Planı kapsamında yürütülen projelerde stratejik aktörler olarak konumlandırılmıştır.
AFL’nin Avrupa temsilcisi Brown’ın Türkiye’ye ziyaretinin ardından Türkiye ve ABD sendikaları arasındaki ilişkiler hızla gelişmeye başlamış, AFL de Türkiye’deki sendikal hareketle yakından ilgilenir hâle gelmiştir. Bu yoğunlaşan temaslar, Türkiye’deki sendikalar ve sendikacılar üzerinde yoğun etkiler bırakmış, ABD’ye duyulan sempati, Amerikan yaşam tarzına öykünme, komünizm karşıtlığı ve ABD sendikalarını model alma eğilimi giderek belirginleşmiştir. Hatta bu etkilenme öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, Türkiyeli sendikacıların ABD’li sendikacılara büyük bir hayranlık beslediği, kendilerini onların karşısında özgüvensiz ve ezik hissettikleri, bizzat yaptıkları konuşmalarda ve yazışmalarda açıkça görülmektedir. (Çelik, 2010)
1952 yılında Türkiye’nin ilk işçi sendikaları konfederasyonu olan Türk-İş’in kuruluş sürecine ABD’li ve Avrupalı sendikacılar özel ilgi göstermiştir. Türkiye’de sendikal hareketin hızla geliştiği dönemde kurulan Türk-İş’in Batı yanlısı çizgide konumlanması, iki kutuplu dünya düzeninde stratejik öneme sahipti. Bu doğrultuda, Irving Brown’ın kayda değer çalışmaları olmuş, hazırladığı raporlarda Batılı sendikaların Türkiye’nin NATO üyeliğine tam destek vermesi gerektiğini vurgulamış ve bu süreçte aktif roller üstlenmiştir. (Çelik, 2010) Ayrıca, ABD dış politikalarına meşruiyet kazandırmak amacıyla Türkiye basınında haber, makale, broşür ve diğer yayınların yaygınlaştırılmasını sağlayacak bir basın bürosunun kurulmasına öncülük etmiş, bu büro aracılığıyla sendikaların Amerikan yanlısı yayınlar çıkarmasında önemli bir rol oynamıştır.
Türk-İş’in kurucularının da aralarında bulunduğu çok sayıda sendikacı, Marshall Planı kapsamında düzenlenen eğitim programlarına katılmak üzere ABD’ye götürülmüştür. Bu eğitimlerde, işçi-işveren ilişkilerinin uyumlu hâle getirilmesi, verimliliğin artırılması ve “iyi bir yurttaş” olmanın gereklilikleri gibi konuların yanı sıra komünizme karşı mücadele de önemli bir başlık olarak ele alınmıştır. İşçi ve sendikacı eğitimlerinde, ekonomik temelli bir sendikal anlayışın yerleşmesi hedeflenmiş, ideolojik değil pragmatist bir yaklaşım benimsenmesi teşvik edilmiştir. Sendikaların, işverenlere ve hükümetlere karşı “sorumluluk bilinciyle” hareket etmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Nitekim Türk-İş’in izlediği “partiler üstü” politika, ABD sendikacılığında var olan “siyasi tarafsızlık” ilkesinin bir yansıması olarak düşünülebilir. Partiler üstü politika, Türk-İş’in genel kurulunda görüşerek kabul ettiği ve tüzüğünde de yer verdiği resmi politikası hâline gelmiştir. Bu politikasıyla Türk-İş siyasi partiler karşısında tarafsız kalmayı taahhüt etse de gerçekte olan Türk-İş’in devleti yöneten siyasi partilerle sürekli lobicilik faaliyetleri içerisinde ilişkisini sürdürdüğüdür. Türk-İş siyasetin dışında olmanın aksine tam merkezinde olmayı bilmiştir. 1980 askeri yönetiminde olduğu gibi devlet yönetimine kim geçerse geçsin Türk-İş onu el pençe karşılamaktadır.
Marshall Planı çerçevesinde sendikalara yalnızca eğitim programlarıyla değil, aynı zamanda nakdi ve ayni kaynak aktarımlarıyla da nüfuz edilmekteydi. Uluslararası Kalkınma Ajansı (Agency for International Development – AID) tarafından Türk-İş’in kasasına oluk oluk para aktarılmaktaydı. AID kaynaklı para transferleri Türk-İş’in bütçesinin en büyük gelir kalemiydi ve aidat gelirlerinin dört-beş katını oluşturuyordu, sendika yöneticileri dahil çalışanların ücret ödemelerinin en az yüzde 70 kadarı bu paralardan karşılanıyordu. Elbette bu yardımlar karşılığında AID de Türk-İş kadroları içinde istediği gibi atamalar, görevden almalar yapabiliyor, yönetiminde söz sahibi olabiliyordu. Para transferlerinin bir kısmı da Türk-İş kapsamında düzenlenen işçi-sendikacı eğitim seminerleri için harcanıyordu ki, bu eğitimlerde esas olarak ABD sendikacılığı ve kültürü anlatılarak ABD’ye ideolojik bağlılık yerleştirilip sağlamlaştırılıyordu.
AID programlarının yürütülmesinde CIA ile ilişkileri de önemli bir başlık olmaktadır. İlişkinin bir sır olmadığı ve AID’in uygulanmasında baş aktör olan Lovestone’un CIA ajanı olduğunun tescillenerek basına yansıdığı durumda bile Türk-İş başkanı Seyfi Demirsoy hiç üstüne vazife değilken (ya da tam tersi) çıkıp Lovestone’u komünizm düşmanı olduğu için böyle suçlamalarla karşılaştığını söyleyerek savunmuştur. Oysa ABD hükümetinin CIA aracılığıyla sendikaları kullanarak ve fonlayarak ideolojik hegemonyasını genişlettiğini, bizzat bir dönem CIA başkanlığı yapmış Turner şu cümlelerle açıklamıştır:
“Antikomünist sendikalar, siyasi partiler, öğrenci grupları, kültürel örgütlenmeler ve medya varlıklarını sürdürmelerine yardım etmek için fonlandı. Onlara seçimleri nasıl kazanacaklarına ve ulusal ekonomileri zaafa düşüren grev gibi komünist esinli faaliyetlere nasıl karşı koyacaklarına dair öğütler verildi. Fransa ve İtalya’daki etki özellikle lehteydi ve bütün batılı müttefikler için son derece önemliydi.
Avrupa’daki bu acil çabalardan sonra örtülü siyasi destek ve propaganda programlarının sayısı arttı ve dünyanın diğer bölgelerinde yaygınlaştı. (…) 1967 itibarıyla okyanus aşırı yararlı ve dost gruplar için CIA desteğinin maliyeti yılda 10 milyon dolara ulaştı. Bu paranın çoğu yurtdışındaki benzer kuruluşlara aktarmaları için ABD sendikalarına, öğrenci kuruluşlarına ve özel vakıflara veriliyordu. Bu sendika, öğrenci örgütü ve vakıflar CIA ile yabancı kuruluşlar [sendika, vakıf] arasında perdeleyici ve arabulucu olarak rol oynuyordu. Bu [yöntem] yardım alan yabancı sendika, örgüt ve vakıfları CIA ile işbirliği ve ABD kuklası olma suçlamalarından koruyordu. Bu teknik zaman zaman, yardıma ihtiyaç duyan gruplara yardımın kaynağının CIA olduğunu bilmeksizin CIA tarafından kaynak aktarılmasına olanak verdi. Amerikan örgütleri [sendika, vakıf, öğrenci örgütleri] aynı zamanda öğrenci ve sendikacı değiş tokuş programları gerçekleştirdiler. (…) Öğrenci, sendika ve kültürel organizasyonlara yardım sağlamanın yanında CIA [bazı] ülkeleri batı politik yönelimine çekmek için başka araçlar da kullanıldı.” (Aktaran Çelik, 2010: 445-446)
Türk-İş’in AID yardımlarını kabul etmesi, hatta bütçesini bu yardımlardan oluşturması daha sonra Türk- İş’ten koparak DİSK’i kuracak sendikacı kadrolar tarafından ayrılık gerekçelerinden biri olarak sayılmıştır. Türk-İş’in gerek eğitimler aracılığıyla gerekse çalışanların aylıklarının ödenmesi yoluyla ABD hükümetinin istediği biçimde sendikacılığı Türkiye’ye uygulatması onun ulusal bir kuruluş olmaktan çıktığı yönünde eleştirilere sebep olmuştur.
Pek çok diğer amacın yanında, Türk-İş içerisinden sınıf sendikacılığı yapmak ve anti-Amerikancı mücadele vermek amacıyla ayrılmış sendikacıların ABD hükümeti ve sendikalarının Türkiye’de onyıllardır kurmaya çalıştığı düzeni bozma ihtimaline karşı kimi ABD’li diplomatlar, DİSK’in de AID yardımları ve eğitim programlarından faydalanması gerektiğini düşünmüştür. Ne var ki DİSK kurucu yönetimi AID yardımlarını eleştirdiği gibi AFL-CIO ile de mesafeli durarak onların düşmanlığını kazanmıştır.
AFL-CIO, DİSK kadrolarının TİP ile ilişkisi dolayısıyla komünist tehdidinin büyümesi riskinin farkına vararak, DİSK sendikalarının özel sektörde ekonomi için önemli işkollarında örgütlülüğünü kırmak amacıyla o işkollarında Türk-İş’in sendika kurmasını ve örgütlenmesini her bakımdan desteklemiştir. Diğer taraftan da DİSK’i tümüyle komünist dünyanın kucağına terk etmemek için de ABD sendikalarından bazıları, mesafeli de olsa, iletişimi sürdürme niyeti ve çabası içinde olmuştur.
Neoliberalizmin Truva atları: ETUC ve ITUC
1970’li yılların ikinci yarısında yaşanan Petrol Krizi ve 1980 sonrası dünya genelinde hâkim olmaya başlayan neoliberal politikalar ekonomi, siyasal ve toplumsal yaşamın yanı sıra sendikalarda da dönüşümleri beraberinde getirmiştir. Uluslararası sermaye akışı hızlanmış, mal ve hizmetlerin sınırötesi dolaşımları söz konusu olmuş, gelişen bilgi, teknoloji ve ulaşım sayesinde ve kısalan küresel tedarik zincirleri vasıtasıyla üretim parçalı şekilde, farklı coğrafyalarda birleştirilerek yapılmaya başlanmıştır. Devletler özelleştirme politikalarına hız vererek mal ve hizmet üretiminde yüksek kârlılık sağlayan “çokuluslu şirketler” önemini artırmıştır. Küresel kapitalist politikalar dünya ülkelerinin işgücü piyasalarında esnekleşme ve taşeronlaşmaya doğru bir yönelime girerek işsizlik, yoksulluk, sefalet ve sömürü katmerlenmiştir. İleri kapitalist ülkelerde imalat sanayi yerini hizmetler sektörüne bırakarak buralarda işçi ve emekçi sınıfların yapısı değişmeye başlamış, geç kapitalistleşmiş ülkelere doğru taşınan sanayi tarım ağırlıklı toplumları proleterleştirmiştir. Tüm bunlar neticesinde geleneksel sendikal anlayışlar gerilemeye, sendikalar hızla üye, itibar ve güç kaybetmeye başlamıştır.
Sendikalar bu kan kaybını önlemek için neoliberal politikalarla mücadele etmek yerine, bizzat politikaların uygulanmasını kolaylaştırıcı araçlara ve sosyal diyalog kurumlarına dönüşmüşlerdir. Avrupa ülkelerinde, tarihinde Marksist ve anarko-sendikalist geleneklerin güçlü olduğu yerlerde bu izlerin yok edilmesi için yıllardır AFL tarafından sürdürülen girişimlerin ardından neoliberal dönemde AB politikalarına sımsıkı bağlı yeni bölgesel bir sendikal örgüt yaratılmıştır. Bu örgüt Avrupa sendikalarını bir çatı altında toplayan, 1973 yılında kurulmuş Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’ndan (European Trade Union Confederation – ETUC) başkası değildir.
ETUC, sosyalist rejimden kapitalist rejime geçen Avrupa ülkelerinin düzene entegrasyonunda başlıca aktörlerdendir. Avrupa genelinde işçi-işveren ilişkilerinde çatışmayı değil, sosyal diyaloğu örgütün kendi anayasası ve imzaladığı anlaşmalar taahhüt etmektedir. Esnek işgücü piyasalarında işverenler lehine işleyen istihdam politikalarının “mükemmelleştirilmesi” için insan kaynakları, toplam kalite yönetimi, kalite kontrol çemberleri faaliyetlerine odaklanmaktadır. AB’nin ve uluslararası sermayenin tanıdığı sınırlar çerçevesinde emeğin haklarını savunuyor gibi gözükerek aslında Avrupa işçi ve emekçi sınıflarının vaktiyle büyük bedellerle kazanmış olduğu sosyal hakların tek tek ellerinden alınmasına hizmet etmektedir.
ETUC, neoliberal kapitalizm koşullarında sendikaların sosyal diyalog kurumlarına dönüşmesinde uluslararası tek örnek teşkil etmez, ona Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (International Trade Union Confederation – ITUC) da eşlik ederek sendikal emperyalizminin günümüz baş temsilcisi olma sıfatını paylaşırlar.
ITUC, 2006’da kurulmuş görece yeni bir uluslararası sendika olsa da kökleri eskiye dayanmaktadır. AFL-CIO’nun parçası olduğu ICFTU ve özü Hristiyan sendikacılığa uzanan WCL’nin ortak ürünüdür. SSCB’nin dağılmasının ardından sendikalar üzerindeki sosyalist politik etki tümüyle kaybolmuş, dünya sendikal hareketi ABD ve Avrupa emperyalizminin tam tahakkümü altına girmiştir. Eski Sovyet sendikaları teker teker, en büyük emperyalist sendikal birlik olan ICFTU’ya katılmıştır. Bütün varlığını komünizm düşmanlığı üzerine inşa eden ve artık komünizmin canlı bir tehdit olmaktan çıktığı zaman ICFTU ve WCL arasında hem ideolojik hem de örgütsel yakınlaşmalar meydana gelmiş, iletişim ve işbirlikleri artmıştır. Bu aynı zamanda küresel kapitalizmin yaratmış olduğu yoğun proleterleşmeye rağmen yaşanan sendikasızlaşmaya karşı kendi azalan güçlerini bir araya getirerek ayakta kalma çabalarıdır. Birlikte uzun yıllar boyunca komünizm tehdidine karşı dayanışma faaliyetleri içerisinde bulunmalarının ardından ICFTU ve WCL birleşerek ITUC’u meydana getirmiştir.
Dünya işçi sınıfının haklarına yönelik artan neoliberal saldırılar karşısında uluslararası sendikal yapılar mücadele etmek yerine tahribatların üstünü örtmeye, emperyalizm politikalarına sosyal bir boyut kazandırmaya çalışmışlardır. Bu amaç doğrultusunda, geri kapitalist ülke halklarına yoksulluk ve zulüm dayatan uygulamalarıyla Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (WB), Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ve çokuluslu şirketlerle tam bir uyum içinde, onların “yapısal uyum programları” adı altında yağma, talan politikalarını derinleştirecek içerikte faaliyet yürütmektedirler. Onlar sömürü coğrafyalarına gönderilmiş Truva atına saklanmış düşmanların ta kendisidir.
Sözde “çevrecilik” adıyla Yeşil Kapitalizm’e hizmet etmek, toplumun ezilen tüm kesimlerini kapsamak bahanesiyle kadınları, göçmenleri, çocukları ucuz işgücüne dönüştürmek, “sosyal adalet” şiarıyla adaletsizliği yaygınlaştırmak onların başlıca görevleridir. Onursuz bir yaşamı milyonlara reva gören emperyalizmle ve onun işbirlikçileriyle mücadele etmeden “insan onuruna yakışır iş” yalanını, projeler kapsamında her yıl onlarca ülkede yüzlerce sendikaya satmaktadırlar.
Bu yalanların alıcıları arasında Türkiye’de sendikal hareketin en köklü, en “büyük” işçi sendikaları konfederasyonları Türk-İş, Hak-İş ve DİSK de var. ITUC ve ETUC’a üye bu konfederasyonlar birer işçi örgütü olmaktan çıkıp işverenler ve onların temsilcileriyle sosyal diyalog kurumlarına dönüşmüştür. TİSK, MESS, TÜSAİD, MÜSİAD, TOBB vd. sermaye örgütlerinin alayı, yıllardan beri işçi sınıfını ve mücadeleyi terk etmiş bu yapıları parmağında oynatacak kıvama getirmiştir. Aralarında TİSK’in çok özel bir yeri vardır, ki 6356 sayılı Sendikalar Kanunu’nun düzenlenmesi aşamasında bile siyasi iktidar onun rehberliğine başvurmuş, Türkiye’de sosyal diyalog sendikacılığının mimarlığını yapmıştır.
2025 Türkiyesi’nde bir yandan işsizlik, açlık, yoksulluk, iş cinayetlerine öfke emekçi halk kitlelerini sarmış, diğer yandan sendika, grev ve toplu sözleşme hakkı fiili olarak yasaklanmışken çareyi sermayenin eteklerini öpmekte bulan bu örgütler, emperyalizmin yerli aparatları hâline gelmiştir. AB, BM, ILO vs. projeleri kapsamında sık sık aldıkları sosyal diyalog eğitim seminerlerinde öğrendiklerini uygulama konusunda üstün başarılar göstererek sırf sosyal tarafların uyumu için asgari ücretin sefalet ücreti olarak belirlenmesine sokakta itiraz etmemişlerdir. Açıkça söyleyebiliriz ki, bugün gelinen noktada -içindeki kimi muhalif unsurları hariç tutarak- DİSK’in diğerlerinden farkı kalmamış, DİSK yönetimi kendi mücadeleci ve devrimci tarihine ihanet etmeyi, sermayeye ve emperyalizme karşı savaşmaya yeğlemiştir. Keza Türk-İş, Hak-İş yönetimleri gerek sermaye gerekse emperyalist kuruluşlar ve devletle kurdukları yakın ilişkiler sayesinde elde ettikleri ayrıcalıkları ve zenginlikleri korumayı, şereflerini kaybetme pahasına seçmişlerdir.
Devletten, sermayeden ideolojik, politik ve ekonomik olarak bağımsız, antiemperyalist bir hatta mücadele eden devrimci sınıf sendikaları, direnen emekçiler, işçi sınıfına yönelik yapılan hiçbir ihaneti unutmayacak ve hesabını mutlaka soracaktır. Proleter devrimciliği inşa etme çabası içinde olan biz Komiteci devrimciler, emekçi halkların baş düşmanı ABD ve Avrupa emperyalizmine, Ortadoğu halklarının katili İsrail’e ve yerli işbirlikçilerine karşı her cephede savaşmayı ve savaşı büyütmeyi görevimiz sayıyoruz. Bundan kaçan, tereddüttü olan bizden değildir. Kahrolsun emperyalizm, yaşasın işçi sınıfının enternasyonal dayanışması!
Kaynaklar
Alpaslan Işıklı, Sendikacılık ve Siyaset, İmge Kitabevi: 2005.
Aziz Çelik, Vesayetten Siyasete Türkiye’de Sendikacılık (1946-1967), İletişim Yayınları: 2010.
Çetin Uygur, Dinazorların Krizi Değişim ve Sendikalar, Alan Yayıncılık: 1992.
Filip Kota, Dünya Sendikal Hareketinde İki Karşıt Çizgi, Günce Yayınları: 1977.
Harry Magdoff, Sömürgecilikten Günümüze Emperyalizm, Kalkedon: 2006.
Ronaldo Munck, Emeğin Yeni Dünyası: Küresel Mücadele, Küresel Dayanışma, Kitap Yayınevi: 2003.











