Emperyalizm tartışmalarının tarihsel gelişimi ve günümüz Türkiyesi’nde antiemperyalist mücadelenin esasları

Bu yazı ilk olarak Komite Dergisi’nin “Emperyalizm ve Yeni Sömürü Rejimi” başlıklı 35. sayısında yayınlanmıştır.


Proletarya devrimciliğinin neredeyse iki yüz yıla yayılan tarihinde en çetrefilli ve tartışmalı meselelerden biri emperyalizm başlığı olmuştur. İşçi enternasyonalizmi çabasının karşısında sürekli bir duvar olarak da yükselen bu soruna dair, yüz yıldan fazladır süren ulusal mücadelelerin, sömürge karşıtı hareketlerin ve mali sermayenin küreselleşmesiyle birlikte yeniden tartışmaya açılan ekonomik bağımsızlıkçı siyasetlerin de dahil olduğu bir tartışmanın çerçevesini çizmek kolay değil, ama kaçınılmaz bir gereklilik de aynı zamanda. Bunu her şeyden önce günümüz Türkiye’sinde antiemperyalist mücadelenin pratik açısından belirleyici esasları ne olmalı sorusuna cevap aramak için yapmamız gerekiyor.

Devrimci literatürde emperyalizm dendiğinde ilk akla gelen Lenin’in “emperyalizmin, kapitalizmin en gelişkin ve tekelci aşaması”1 olduğuna dair sözleri olsa gerek. Bu kısa ve oldukça basitleştirilmiş tanım sıklıkla emperyalizm tartışmalarının merkezinde kendisine yer buluyor. Bu ifade her ne kadar tekelleşme vurgusu üzerinden kapitalizmin temel dinamiklerinden biri olan yoğunlaşma zorunluluğuna işaret etse de açıkladığından çok daha fazlasını soru olarak önümüze koyuyor. Bu soruları ele almaya başlamadan önce Utsa ve Prabhat Patnaik’in bu temel tanımı bir adım daha öteye taşıyan sözleriyle çerçeveyi bir nebze genişletebiliriz: “Kapitalizm bu yoğunlaşmayı sağlamak için düşük maliyetli metalara, ucuz hammaddeye ve ucuz işgücüne ihtiyaç duyar. Bunları elde etmesinin aracı ise emperyalizmdir.”2 Ekonomik, politik ve coğrafi katmanları birbirine dolaşık biçimde içeren bir sistem olarak emperyalizmin bugününü anlamaya çalışırken bu iki temel tanıma tekrar döneceğiz.

Bizim açımızdan emperyalizme dair bu çerçeve çizme çabası, temelde antiemperyalist bir hareketin bu ülkede yeniden inşa edilmesine dair arayışımızla ilgili. Bu, aynı zamanda bunun tersini, yani mevcut egemenlerin bu tarz bir hareketin karşısında alacağı konumları ve uygulamaya koyacağı araçları anlayabilmek için de gerekli. Yoksa salt teorik bir heyecanla, bir tür kavram tartışması fetişizmiyle emperyalizm sorgulamasını ortaya atmak niyetinde değiliz, onu akademisyenler zaten yapıyorlar. Açıkçası bu akademik çabaların siyasi pratik açısından bir işe yaradığına pek de tanık olmadık. Bizim için bugünün özgül koşullarını anlamak, onunla mücadeleye dair bir hareket planını da ortaya koymak demek.

Bu sebeple içinde olduğumuz tarihsel ve coğrafi bağlamı göz önüne alarak emperyalizmi nasıl tanımlayacağımız ve ona karşı devrimci proleter bir mücadeleyi bu topraklarda nasıl örgütleyeceğimiz sorusu bu yazının belirleyici aksını oluşturuyor. Bunun cevabını aramaya ise ilk olarak emperyalizm kavramını tarihselleştirerek başlamak gerekiyor. Fakat ondan da önce tarihselleştirme derken yöntemsel olarak neyi kastettiğimize bakmakta yarar var.

Yapısökümün panzehiri olarak tarihselleştirme

Fredric Jameson’ın Siyasal Bilinçdışı kitabı şu ünlü cümleyle açılır: “Daima tarihselleştirin!”3 Postmodern teorinin büyük eleştirmeni “bütün diyalektik düşüncenin ‘tarihselötesi’ buyruğu” olarak tanımladığı bu sloganı hatırlattığında basitçe olguların ya da şeylerin ortaya çıktıkları tarihsel koşullarla birlikte ele alınmasının ötesinde bir şeyi kastediyordu. Solun tarihselleştirmeden kastı yaygın olarak bu ikincisi ya da nedensellikler zincirinden oluşan bir kronoloji çizmek oluyor. Bunlar tabii ki öncelikli olarak ve kesinlikle yapılması gereken şeyler, ama yöntemsel olarak yeterli değiller. Jameson’ın bu cümleyle kastettiği yeni bir şeydi, sözcüklerin anlamının da tarihselleştirilmesinden bahsediyordu. Şeylerin tarihsel kökenleri kadar o şeyleri anlama çabamızın araçları olan kavramların ve kategorilerin de tarihsel dönüşümünü kavramaktan, onların tarihsel dönüşümüne tanıklık etmekten bahsediyordu. Bu, aslında siyasal pratiği dil hapishanesine tıkan, kendisini de dille sınırlayan ve Jameson bu eserini yazdığı sıralarda gitgide solda egemen hâle gelen postmodern teorilerin kavramlarla ilişkisine dair de bir eleştiriydi.

Yapısalcılığa bir zeyl olarak gelişen yapısökümcülüğün, liberalizmin tarihselliği denklem dışında bırakan özcü bakış açısıyla örtüşen, kavramları tarih-aşırı nesneler gibi görerek sadece mevcut koşullar içerisinde yarattığı çatallanmaları araştıran, oradan hareketle de anlamının birbiriyle çelişkili çıktılarına bakan yaklaşımının yerine kavramların tarihsel dönüşümünün taşıdığı potansiyele, devinim içindeki nesnel çelişkilerin bu dönüşümlerdeki yansımalarına bakmak gerektiğini işaret ediyordu Jameson. Yine liberal yapısökümcülük diyebileceğimiz, kavram ve kategorilerin nesnelliği dönüştürdüğünü önkabul olarak alan, bu sebeple de kavramları açıklayıcısı oldukları maddi süreçlerden kopararak boşa düşüren, onları mânâsızlaştıran, tarihsizleştirdiği kadar anlamdan ve işlevden de yalıtan postmodern akademik mantığın karşısında, dönüşen, kendi içinde devinen, farklı anlamlara gelebilmeyi tarihsel süreç içinde taşıyan kavramların yeniden anlamlandırılabilmesi, bunun da ötesinde ve bundan daha da önemlisi politik pratik açısından yeniden işlevlendirilebilmesi için bunu öneriyordu. Tam da böyle bir noktadan hareketle, kavramların işe yarar tahliline ya da nesnel çözümlemesine de ancak kavramları tarihsel olarak şekillendirenin şeyler ve olgular, yani maddi dünya olduğu noktasından hareket etmekle ulaşılabilirdi.

Jameson’a dönersek, bu hatırlatmaya şöyle devam ediyordu: “Geleneksel diyalektiğin bize öğrettiği gibi, tarih­selleştirme işlemi sonunda aynı yerde buluşan iki ayrı yol izleyebilir: Nesnenin yolu ve öznenin yolu; bizatihi şeylerin tarihsel kökenleri ve kavramlar ile kategorilerin, bu şeyleri sayesinde anlama girişiminde bulunduğumuz daha belirsiz tarihselliği.”4 Dolayısıyla bugünün antiemperyalist pratiğinin nasıl olması gerektiğine dair sorulara cevap ararken ilk önce emperyalizm kavramının çıkışından bugüne aldığı seyri onun altında yatan nesnel zeminle birlikte kavramak zorundayız. Bu dönüşme süreci içerisindeki temel noktaları bugüne taşıyacağımız ve güncel tahlillerle onları yeniden anlamlandıracağımız bir yöntem izlemek gerekiyor.

Tarihsel maddecilerin kavramlara bakışı onların salt dünyayı açıklamak için araçsallaştırıldığı bir tarzda değildir. Marx’ın Feuerbach üzerine 11. tez olarak söylediği “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; esas olan onu değiştirmektir”5 sözünden hareketle kavramlar, aynı zamanda politik pratiğin, yani dünyayı dönüştürme ediminin içinde işlevlendiği sürece hem kavranabilir hem de işe yarar olacaktır. Onun dışında salt soyutlamalar biçiminde, kendileri olmak gibi özsel bir amaçları ya da gereklilikleri yoktur. Kavramlara dair bu daha akademik yaklaşım ya da 11. tezde eleştirildiği anlamıyla pratiği yok sayan felsefi yaklaşım eninde sonunda siyaseti bir dil hapishanesine dönüştürür. Post-yapısalcı dil teorilerinin de aşikâr ettiği üzere dilin uzlaşımsal kapasitesi ona atfedilenin çok altındadır. Bu nedenle de dile hapsedilen tartışmaların ucu bucağı olmaz. Felsefe ya da kavram tartışmaları dilin alanından çıkarılıp pratiğin içinde işlenmedikçe laf cambazlığından öteye gidemez.

Diğer yandan kapitalizm de sabit ve değişmez değildir. Sermaye sınıfı sınıf hareketinin gücüyle savunma pozisyonuna itilemediği her an saldırı hâlindedir. Her ne kadar özündeki sınıf çelişkisi değişmese de sermaye düzeni kendini farklı formlarda yeniden ürettikçe ona karşı mücadelenin araçları da yenilenmek zorundadır. Bu açıdan biz de emperyalizm denen olguyu yaratan küresel koşulların gelişimiyle eşzamanlı olarak emperyalizm kavramının, özellikle de onun proleter devrimci mücadele içinde düşmanı tanımlamanın bir aracı olarak kazandığı anlamların dönüşümüne bir bakalım.

Emperyalizm kavramının gelişimi6 ve üzerinde yükseldiği nesnel zeminin dönüşümü

Proletarya devrimciliği açısından emperyalizm kavramının eleştirel bir araç olarak kullanılmaya başlanması 20. yüzyılın başlarına denk geliyor. Fakat, her ne kadar bu tarihten önce bu isimle anılmamış olsa da, Marx’ta da Engels’te de kapitalizmin uluslararası karakterine ve hem ileri kapitalist devletler arasındaki hem de kapitalist olmayan ekonomilerle ilişkilere dair ifadeler bulmak mümkün. Marx “Bugün İngiltere, antik Roma’nın başına gelen muazzam boyuttaki olayların bir tekrarına tanıklık ediyor. Bir ulus başka bir ulusu köleleştirirse, kendisini de zincire vurmuş olur”7 diye yazdığında İngiliz emperyalizminin seyrine dair bir fikri de ortaya atıyordu.

Meselenin emperyalizm adıyla anılması ve o şekilde çerçevelenmesi için Batı kapitalizminin de belli bir aşamaya kadar gelişmesi gerekti. Kavram, Birinci Paylaşım Savaşı öncesi gitgide yükselen paylaşım krizine dair çözümlemelerin aracı olarak komünist siyasetçiler tarafından kullanılmaya başladı. Özellikle Luxemburg, Lenin, Kautsky ve Bernstein’ın emperyalizm kavramını tanımlama çabaları ve bu tanımlardan hareketle önerdikleri mücadele biçimleri o dönemki tartışmalar açısından belirleyici oldu.

1910’larda kapitalizm belirli bir gelişkinliğe henüz sadece Avrupa’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde ulaşmıştı. Sermaye düzeni buralar dışında gezegenin büyük çoğunluğunda belli bir ilerleme kaydetse de, esas üretim tarzı açısından kapitalizm dışı olarak tanımlanabilecek geniş bir dünya vardı. Bu sebeple o dönemin tartışmaları emperyalizmle ilgili olarak kapitalistlerin eriştiği gelişkinlik sonucu kendi aralarındaki rekabet, bu rekabetin doğurduğu savaş ortamı, dünya kapitalizmi içinde ülkeler arasında ortaya çıkan hiyerarşi ve kapitalist olarak adlandırılamayacak toplumlarla sömürgecilik biçiminde cisimleşen ilişkilere odaklandı.

Bu dönem içinde emperyalizme dair en kalıcı tahlili ortaya koyan Lenin, onun beş temel özelliğine işaret etti. İlk olarak sermayenin ulusal ve küresel ölçekte yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine vurgu yaptı. İkinci olarak, sanayi ve bankacılık sermayesinin birleşerek mali sermayeyi ve mali oligarşiyi oluşturmasını işaret etti. Üçüncü olarak meta ihracatından farklı biçimde sermaye ihracından, yani sermayenin küresel bir faaliyet alanına kaymasından bahsetti. Lenin’e göre emperyalizmin dördüncü özelliği dünyanın görece az sayıda uluslararası kapitalist tekel tarafından yönetilmesiydi. Son olarak büyük kapitalist güçler arasında dünyanın bölgesel olarak paylaşıldığının altını çizdi.

Lenin’in çizdiği çerçevenin diğerlerinden daha kalıcı ve sonrasında ortaya çıkan tartışmaları da kapsayıcı olmasının en önemli sebebi Kautsky’nin emperyalizmi bir siyasi strateji, Luxemburg’un ise onu daha çok bir hareket tarzı olarak yorumlamasına karşın Lenin’in onu kapitalizme içkin bütüncül bir sistem olarak açıklamasıydı. Emperyalizmin bu biçimi paylaşım ve sömürgeleştirme çatışmalarının biçim değiştirmek zorunda kaldığı İkinci Paylaşım Savaşı’nın sonuna kadar sürdü. Bu süreçte çoğunlukla 1900’ler başında yapılan tartışmalar esas alındı ve yapılan çözümlemeler için oradaki tanımlamalara başvuruldu. 1945’le birlikte açılan iki kutuplu dünya düzeni ve Soğuk Savaş bağlamıyla birlikte emperyalizm tartışmaları da yeni boyutlar kazanmaya başladı.

Kavrama dair bu ikinci tartışma sürecinde belirleyici olan nesnel faktörler iki kutuplu dünya düzeni, sömürge karşıtı mücadeleler ve kapitalist üretim biçimi ile onun yarattığı toplumsal ilişkilerin Batı dışında da hızla yayılmaya başlaması oldu. Dünya ölçeğinde kapitalizm dışı (ya da öncesi) kabul edilebilecek bölgeler ve topluluklar gitgide azalırken Doğu ve Batı blokları arasındaki tahayyüller savaşı da bu alanlardaki ideolojik mücadeleler açısından belirleyici oluyordu. Emperyalizm tahlilini derinleştirmeye ve kapitalizmin devrimci sınıf mücadelesi karşısında geliştirdiği yeni araçlara göre güncellemeye dair 50’lerin sonlarında başlayan arayışlar 1960’lar boyunca emperyalizm kavramının tarihsel anlamda en yoğun ele alındığı süreci yarattı.

Bu noktada tarihsel akıştan bir süre uzaklaşıp emperyalizm kavramının (çevirileri de kapsayan biçimde İngilizce) metinlerde karşımıza çıkma sıklığına ilişkin nicel verilere8 bir göz atalım.

İlk olarak 1880’li yıllarda yaygın olarak kullanılmaya başlayan emperyalizm kavramı tam yüzyıl geçişinde kısa bir dönem hızlı biçimde görünür olup daha sonra tekrar gündemden düşüyor. Fakat 1960’lara kadar sabit bir seyirde gitgide artarak kullanılmaya devam etmiş. Fakat ilginç bir gelişme o noktada ortaya çıkıyor. Az önce de dile getirdiğimiz üzere, kavramın 1960 yılına gelirken literatüre yeniden canlı biçimde girişi, hızla yükselişi ve sonrasında tarihsel olarak en çok kullanıldığı yılın 1970 olması bize bu dönemin emperyalizm tartışmaları açısından ne kadar yoğun ve hararetli geçtiğini de işaret ediyor.

1910’lardan sonraki bu ikinci kuşak emperyalizm tartışmalarına Marksist, hatta Marksizm dışı birçok teorisyen katılsa da öne çıkan isimlerin P. A. Baran, P. Sweezy, S. Amin, I. Wallerstein, A.G. Frank olduğunu söylemek mümkün. Bunlara ek olarak, özellikle o dönem için üçüncü dünya, sonrasında da Küresel Güney diye adlandırabileceğimiz geniş bir bölgede ortaya çıkan yerel mücadelelerin pratiği içinden beslenen teoriler de bu temel arayışa eklendi. Türkiye’de de özellikle Mahir Çayan’ın tahlil ve tezleri solun emperyalizm anlayışında belirleyici oldu.

1960’lardaki bu yükseliş hem nesnel zeminde ortaya çıkan yeni durumları açıklama ihtiyacından kaynaklanıyordu, hem de sınıf mücadelesinin seyriyle ulusal mücadelelerin ve sömürgesizleştirme süreçlerinin iç içe geçmesinin bir sonucuydu. Soğuk Savaş gündemiyle belirlenen iki ana kutba bölünmüş bir dünyada, bu iki kutbun dışında yer alan ve gitgide kapitalizme içerilen coğrafyalarda üçüncü dünyacılık genel başlığı altında tartışılabilecek teorik-pratik mücadele süreçleri ortaya çıktı. Buraların hem kapitalist merkezle hem de onun karşısında duran Sovyet varlığıyla ilişkisi üzerinden ülkeler arası bağımlılık ilişkileri, eşitsiz gelişimin de ötesinde eşitsiz mübadele, kapitalizme içkin yapısal bir zorunluluk olarak geri bırakılma durumu ve azgelişmenin gelişimi gibi kavramlar etrafında emperyalizm tartışmaları yeniden şekillendi.

Hemen her yerde tartışmaların yükseldiği bu dönemde Mahir Çayan Türkiye özelindeki durumu şu şekilde özetliyordu: “Ancak gelişen yerli-tekelci burjuvazi, iç dinamikle değil, emperyalizmle baştan bütünleşmiş olarak gelişmiştir. Böylece I. ve II. genel bunalım dönemlerinde bu ülkeler için dışsal bir olgu olan emperyalizm bu dönemde aynı zamanda içsel bir olgu hâline gelmiştir.”9 İçinden geçilen süreci kapitalizmin III. bunalım dönemi olarak tanımlıyor ve emperyalizmin artık 1900’ler başındaki gibi dışsal bir müdahale biçiminde değil bizzat ülkenin içindeki sermayenin Batı sermayesiyle bütünleşmesi, onun ajanı hâline gelmesi dolayımıyla etkili olduğunu anlatıyor ve tahliline şu cümlelerle devam ediyordu: “Bugün geri-bıraktırılmış ülkelerde, yabancı nakit sermaye oranının yerli nakit sermayeye oranla çok azdır, fakat mutlak dışa bağımlı birçok sanayi kuruluşu mevcuttur.”10 Çayan’ın bu tespitinin geçen 50 yıl içinde katlanarak ve daha da derinleşerek kendini doğruladığını söylemek mümkün. Çayan 1970’lere dair tespitlerinde ABD’nin hegemonyasına da özellikle vurgu yapıyordu: “Dünya kapitalist bloğunun, bu dönemde, Amerikan İmparatorluğu’na dönüştüğünü söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. (Kapitalist dünya üretiminin 2/5ʼini ABD yapmaktadır.)”11 Emperyalizmin 1970’lerden sonra gelişen neoliberal biçimi de ayrışmasını tam olarak işaret edilen bu noktada yapacak ve küresel fabrikanın inşası yoluyla üretimin çevre ülkelere yayılması ile eşzamanlı olarak artı değerin daha yoğun biçimde merkeze çekilmesi biçiminde kendini gösterecekti.

Bu noktada tekrar yukarıdaki grafiğe bir bakalım. Emperyalizm kavramının literatürde karşımıza çıkma sıklığı 1970’ten sonra aynı hızda azalıp 1994’te yeniden 40’lar seviyesine kadar geriliyor. 1960 ile 1980 arasının bu tartışma açısından ne kadar kritik olduğunu üçüncü dünyada (ya da Küresel Güney’de) arka arkaya gerçekleşen devrimler, devrimlerden daha yoğun gerçekleşen karşı devrimler ve darbeler sürecinden anlayabiliriz. Sovyetler’in çözülme sürecinin başlamasıyla birlikte belli bir geçici istikrara kavuşan emperyal düzen hızla kendini görünmez kılmayı ve kendisine dönük siyasi öfkeyi yönetmeyi başarıyor.

Kapitalizmin neoliberal dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu son 50 yıllık süreci önceki iki dönemden, paylaşım savaşları ve paylaşım süreciyle, iki kutuplu dünyanın üçüncü dünyayla ilişkisi üzerinden belirlenen süreçlerden ayıran en temel faktör, bir üretim ve toplumsal ilişki biçimi olarak kapitalizmin küresel anlamda hegemonik seviyeye ulaşması ve dünya taşrasının kılcallarına kadar ulaşan bir coğrafi yayılıma erişmesi oldu. Kapitalizm dışı diyebileceğimiz alanların, feodalitenin etkisindeki tarım toplumlarının, küçük üreticiliğin, aile içi ücretsiz çalışmanın, sınai ölçekte olmayan küçük burjuva zanaatkâr ve esnaf üretim biçimlerinin eriyip buralarda kümelenmiş nüfusun çok geniş bir proleterleşme süreciyle ücretli emek rejimine dahil edilmesi, kapitalizmin gelişkinliğinde yeni ve daha kapsayıcı bir aşamayı işaret ediyor. Emperyalizme karşı mücadelenin de daha ilk adımından itibaren bu kapsayıcılığı karşısına koyması gerekir. Buna döneceğiz.

1990 sonrası emperyalizm tartışmalarının ilk büyük çıkışı muhtemelen Hindistanlı Marksist iktisatçı Prabhat Patnaik’in kavramın gündemden düşüşü, artık ağıza alınmayışı üzerine yaptığı vurgudur. “Emperyalizme Ne Oldu?” başlıklı makalesinde 1970 ve 1990 arasındaki sürecin analizine, tam da yukarıdaki grafikte de görülen muazzam düşüşün kendisini sorunsallaştırarak başlar: “Emperyalizm konusundaki sessizlik, terazinin bir kefesinin ağır basmasıyla kapanan yoğun bir tartışmanın arkasından ortaya çıkmış değil; teorik olarak kendisinin bilincinde olan bir sessizlik de değil.”12 Bu sessizliği bir tür ideolojik teslimiyet olarak görür Patnaik ve emperyalizme karşı mücadele çabasını terk eden solu yenilgiyi içselleştirip düzeni tahkim etmekle eleştirir.

Patnaik’in makalesinden bugüne geçen 35 yılda ise emperyalizm kavramının kullanımında yeniden düzenli bir yükseliş ve son birkaç yılda görülen hafif bir düşüş göze çarpıyor. Artık ABD’nin hegemonik gücüne yaslanan tek kutuplu bir dünya düzeninde yaşadığımızın kabulü sonrası mevcut durumu anlamaya ve ona karşı bir mücadele geliştirmeye dönük yeni arayışlar bir tarafta solun yarattığı nostaljiye tutunan, yeni durumun tahlilinden kaçınan bir gelenekçilik ile yenilgi hissinden hareketle eski fikirlerin bütünüyle reddi arasındaki salınım, bazen konunun kendisinden kaçmanın bahanesi de olsa, emperyalizmi farklı biçimlerde tartışmanın da önünü açtı.

Son 25 seneye damga vuran ise Negri ve Hardt’ın Batı merkezli bakış açısıyla malul ve nesnel süreçleri gözardı eden, sermayenin ve kapitalist üretim ilişkilerinin yaygın biçimde küreselleşmesi sonucu artık emperyalizmden bahsedemeyeceğimiz iddiası oldu. Buna karşı ise bir tarafta E. M. Wood ve R. Brenner’in artı değerin küresel dolaşım ve yoğunlaşma mekanizmalarını merkeze alan “Yeni Emperyalizm” vurgusu, diğer tarafta P. Patnaik, I. Ness ve T. Lauesen gibi isimlerin meta tedarik zincirleri ve Küresel Güney merkezli çözümlemeleri öne çıkıyor. Bunlarla birlikte emperyalizmi kendisini güncel araçlarla yeniden üretip güçlendiren bir sistem olarak gören yaklaşım tarzı da yeniden bu tartışmalar içinde yer bulmaya başladı. Bunun için P. Neel’in Çin ve Afrika üzerine tahlillerine göz atılabilir.

Bugün şunu söyleyebiliriz; 1990’da literatürden neredeyse çıkarılan emperyalizm kavramı, dolayısıyla mücadele alanından çıkarılan antiemperyalizm bir geri dönüş çizgisi içinde. Henüz 1960’lardaki yoğunluğa ve artışa ulaşmasa da, 1990’da tarihin sonunun gelmediğini bugün artık liberaller bile net biçimde kabul ediyor. Bugün tek kutuplu ve bunu sürdürme eğiliminde krizler yaratan, neoliberal uzlaşı etrafında oluşturulmuş bir küresel kapitalist hegemonya var. Gezegen bütününde kapitalizm her yeri, en ücra köşeleri bile içermiş durumda, dışı ise artık neredeyse yok. Bir yanda genişleyen küresel fabrika ağı, dünya nüfusunu çok yaygın ölçekte kapsayan bir proleterleşme dalgası, diğer yanda doğanın fütursuzca talanı ve gezegeni yaşanmaz kılacak ekolojik bir krizin baş göstermesi daha sert bir döneme girdiğimizi işaret ediyor.

İki kutupluluğun sona ermesi sadece nesnel güç ilişkileri bağlamında bir sonuca yol açmadı, en az onun kadar önemli olan ideolojik cephenin de zayıflaması, Sovyet örneğinin yokluğunda muhayyile düzeyinde de bir tek kutupluluk yaratıyor. Başka bir dünyayı hayal etme gücü ve o dünyaya dair arzu işçi sınıfının elinden alındı. Antiemperyalizmi gündemden düşüren esas durum buydu. Bugün küresel kapitalizmin yeniden kriz süreçlerine girmesi ise proletarya devrimciliği bağlamında emperyalizm karşıtı mücadelenin yeniden öne çıkarılmasının kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu ortaya koyuyor.

Antiemperyalist praksisin ilk adımı: Düşmanı tanımlamak

Dilin göreli anlaşılma biçimleri içinde hakikate ulaşmanın imkânsızlığını zemin kabul edip kendisini sonsuz bir lafazanlığa gömmüş günümüz akedemik solu için kavramsallaştırmalar bir tür kendinde değere sahip, işlevsiz olsa da son derece önemsenen akıl yürütmelerden ibaret. Post-yapısalcılığın akademik alandaki hegemonyası teoriyle pratiğin birbirinden yeniden kopmasına, teorisiz bir pratiğin siyaset olarak adlandırılıp, teorinin ise akademinin kalın duvarları içine gömülmesine, bir başka deyişle Marx’ın 11. tezinin kâğıt üzerinde iptaline yol açtı. Buradan çıkışın yolu ise dünyayı değiştirmenin esas olduğu, pratiğin bir zorunluluk olarak teoriye ihtiyaç duyduğu praksisin alanına geri dönmek. Bu açıdan günümüz koşullarında emperyalizmi tanımlarken, onunla mücadeleye hareket alanı açmaya çalıştığımız, mekanizmalarını anlamak zorunda olduğumuz bir düşman olarak karşımıza koyarak başlamak gerekiyor.

Yukarıda yaptığımız tarihselleştirmeden hareket edersek, bugün kapitalizmin küresel hegemonyası anlamında İkinci Paylaşım Savaşı sonrasına göre Birinci Paylaşım Savaşı öncesi döneme bir ölçüde daha benzer koşullarda olduğumuz söylenebilir. Burada temel ayırıcı etken tabii ki Sovyetler Birliği gibi bir gücün sadece ekonomik büyüklüğüyle değil zihinlerde kapitalizm dışı bir dünyanın ihtimalini ayakta tutan ideolojik etkisiyle de artık mevcut olmayışı. Sovyetler Birliği’nin işleyişine dair her türlü şerhi ve eleştiriyi bir kenarda tutarak, 1945-1990 arası süreçte antiemperyalist ve sömürge karşıtı mücadelelere damga vuran temel çelişkinin mevcut dünya düzeni ve başka bir dünya hayali arasındaki gerilim olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunun için mevzubahis 45 yıl boyunca ABD’nin gitgide sertleşen, bizde de 12 Eylül darbesiyle cisimleşen emperyal müdahaleciliğin yarattığı tahribata bakmak yeterli. 1990 sonrası güçlü bir direncin yokluğunda küreselleşerek yayılan sermaye düzeni “tarihin sonu”nun geldiği iddiasıyla ideolojik olarak tek kutuplu bir hegemonyanın kurulmasını sağlamayı başardı. Fakat tabii ki kendi iç çelişkileri bu durumun ilelebet sürmesine engel. O açıdan bugün küresel anlamda içinde bulunduğumuz koşullar 1900’ler başına kıyasla çok önemli ve kritik farklar içermesine rağmen daha çok dile getirilen iki paylaşım savaşı arası dönemdense Birinci Dünya Savaşı öncesi örneğe daha yakın görünüyor.

Bu sebeple başlangıç için o yıllara, Lenin’in basitleştirdiği temel tanıma dönmekte fayda var: “Emperyalizm kapitalizmin en gelişkin, tekelci aşamasıdır.” Tabii ki aradan geçen 100 yılda sermaye düzeni hem coğrafi yayılımı açısından gezegenin en kılcal hatlarına kadar uzanan muazzam bir gelişme kaydetti, hem de sınıflar mücadelesinde devrimci proletarya cephesine karşı kazandığı zaferlerle daha gelişkin bir formda kendisini yeniden üretmeyi başardı. Bu açıdan benzerlikler kadar, hatta onlardan daha önemli olanın bugün ile o dönem arasındaki farklar olduğunu da akılda tutmak gerekiyor.

Lenin’in tanımına dönersek, emperyalizm her şeyden önce kapitalizmin bir boyutu, aşaması, hareketinin zorunlu doğrultusu olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla emperyalizmi kapitalizmden bağımsız, onun dışında bir şey olarak hayal etmek mümkün değil. Emperyalizmle mücadele öncelikle kapitalizmle mücadeleyi gerektirir. Fakat bu ilişki esasen iki yönlü. Immanuel Ness’in basitçe ifade ettiği üzere, günümüzde “Kapitalizm, emperyalizm olmadan ne üretimi sürdürebilir ne de kendisini yeniden üretebilir.”13 Dolayısıyla bu ikisini birbirinin yerine geçen kavramlar olarak değil, sermaye egemenliğinin mevcut gelişkin biçimi içinde birbirine iki yönlü olarak bağlı sistemler olarak ele almak gerekiyor. Lenin’in emperyalizm vurgusunu kendi dönemindeki diğer tanımlara göre öne çıkaran temel fark da onu kapitalizmin hareket biçimlerinden biri olarak değil de sermayenin küresel hegemonyasını üreten sistem olarak tanımlamasıydı. Her ne kadar kapitalizm tarihsel olarak emperyalizmin önceli ve aslında onu kapsayan bir konumda olsa da bu ikili sistem temelde sermayenin toplumsal alanda sürekli yeniden üretmek zorunda olduğu eşitsizliğin hem birbirini kesen hem birbirini besleyen, iç içe geçmiş farklı veçheleri olarak ele alınmalı.

Bu açıdan emperyalizme (sistemin diğer bütün iç çelişkiye sahip görüngülerine olduğu gibi) bir ilişkiler bütünü olarak bakmak gerekiyor. Belli ülkeler açısından betimleyici ve ayırıcı bir sıfat olmaktan ziyade emperyalizm, mevcut küresel kapitalist koşullar içinde varlığını sürdüren devletler ile o devletlerin maddi temeli olan sermaye sınıfının ulusal ve uluslararası boyutlarıyla dahil olduğu egemenlik ve bağımlılık ilişkilerinin tamamına işaret ediyor. Bu açıdan herhangi bir devlet ya da ulus için emperyalist, alt-emperyalist ya da emperyalist olmayan biçiminde yapılan tanımlamalar her ne kadar belli geçerli ayrımları, somut hiyerarşileri ifade etmek için kullanılsa da aslında sorunlu ve eksik bir tahlilin ifadesi oluyor. Emperyalizm kapitalist devletlerin kaçınılmaz olarak dahil olduğu bir dünya sistemi, küreselleşmiş kapitalizmin ileri formu olarak ele alındığında emperyalist ya da alt-emperyalist olmaktan ziyade küresel emperyal hiyerarşi içindeki, bazı açılardan kendi içinde de çelişkili hiyerarşik pozisyonlardan bahsetmek daha doğru olacaktır. Örneğin daha önce de dile getirdiğimiz üzere ‘Türkiye’nin toplumsal yapısını [alt-emperyalizm] tartışması çerçevesinde değil, “küresel kapitalist hiyerarşi ve işbölümü içinde orta gelişmişlik düzeyine erişmiş kapitalist bir ülke’ olarak ifade ediyoruz.”14

Dolayısıyla Lenin’deki anlamıyla “kapitalist dünya düzeninin bilimsel adı”15 olan emperyalizmi tanımlamak demek en temelde mevcut küresel düzen içindeki devletler hiyerarşisini haritalandırmak ve buna statik bir olgu olarak bakmamak demektir. Çünkü kapitalizm açısından olduğu gibi emperyalizm açısından da tekil özneler olumsaldır, karşımıza almamız gereken şey bir ilişki biçimidir. Düşman şu ya da bu devlet, şu ya da bu sermaye grubu değil, o devletin ya da o sermaye grubunun ezici bir hegemonyanın öznesi hâline gelmesine imkân sağlayan ilişkiler bütünüdür. Bunu kavramadan ileri sürülecek her antiemperyalist iddia yalnızca belli özneleri, o öznelerle özdeşleşmiş kimlikleri hedef alan ve mevcut ilişkileri yeniden üreten bir konumda kalmaya mahkûm olur.

Peki emperyalizmin günümüz koşullarındaki resmini nasıl çizebiliriz? Bu, tabii ki birçok detaylı değerlendirmeyi gerektirse de başlangıç için Phil Neel’in ortaya koyduğu şu çerçeveyi esas alabiliriz: “Piyasanın maliyet disiplini, savaş sonrası dönemden bu yana, sanayi kapasitesinin Asya kıtasının Pasifik kıyısına doğru neredeyse kesintisiz bir şekilde yer değiştirmesini teşvik etmiş ve bir dizi kalkınma patlamasıyla bu kıyı bölgelerinde yeni sanayi bölgeleri oluşturmuştur. Bunlara Körfez ülkelerinde petrol altyapısının hızla inşa edilmesi, Avrupa’nın seçici rehabilitasyonu ve İsrail yerleşimci devletinin askeri-endüstriyel inşası eşlik etti ve bunların hepsi ABD gücünün himayesi altındaydı. Her iki durumda da bu, ilk olarak emperyal hiyerarşinin tepesinde yer alan ‘devletler ortaklığındaki’ lider şirketler arasında huzursuz bir güç paylaşımını, ikinci olarak da bu hiyerarşinin daha aşağısında yer alan ülkelerde bulunan taşeronlarına artan bir güç devrini içeriyordu.”16 Burada her ne kadar küresel hiyerarşi içinde ABD’den ve onun yörüngesindeki Batı’dan Çin’e doğru kayan bir eğilimden bahsedilse de söyleşinin devamında ifade edildiği şekliyle “Üretim üzerindeki gücü diğer ülkelere kaydırıldığı için altı gitgide boşalan ABD’nin küresel hegemonyasının yerini alabilecek bir birikim çekirdeği henüz mevcut görünmüyor.”17 Dolayısıyla emperyal hiyerarşinin değişme eğiliminin henüz net olmadığı, ama mevcut tek kutuplu ABD hegemonyasının altının bir düzeyde boşaldığı bir dönemden geçiyoruz.

Bu tahlilden hareketle merkez-çevre ilişkisine baktığımızda bugün emperyal merkezin büyük oranda endüstrisizleşmiş, fakat çevrenin bağımlı biçimde aşırı endüstrileşmiş olması proletarya devrimciliği çizgisinde bir antiemperyalist mücadele açısından neyi işaret ediyor? Mevcut emperyal ilişkiler ağı 100 yıl öncesinden farklı olarak Rosa Luxemburg’un pazar ve hammadde kaynaklarını genişletme mantığının da, Lenin’in sermaye ihracı mantığının da ötesine geçmiş olan bir durumu tanımlamayı, dolayısıyla mücadele içeriğini de yenilemeyi gerektiriyor. Kapitalizmin son 50 yılına egemen olan neoliberal küreselleşme aşaması emperyalizmin işleyişinin de yeniden şekillenmesine yol açtı. Bu açıdan Immanuel Ness’in “Neoliberal hegemonya emperyalist hegemonya ile özdeştir”.18 sözü mevcut gerçekliğin net ve yalın ifadesi olarak görülebilir.

Bu tahlili genişletmek adına emperyalizmin iki öznesinin, küreselleşmiş sermayenin ve hâlâ geçerliliğini koruyan ulus devletlerin birbirine dolaşık ilişkisini mercek altına almak gerekiyor. Emperyalist özneler arasında bu ayrımı yaparken Kautsky’nin düştüğü hataya düşmeden, devlet ve sermayenin birbirinden bağımsız, özerk biçimde hareket ettiği yanılgısına kapılmadan, siyaset ve ekonominin karşılıklı olarak birbirini koşullayıcı karakterini maddi temellerin önceliğinde ele almak gerekiyor.

Bu açıdan Türkiye kapitalizminin ulusal düzeydeki işleyişini açıklamak için kullandığımız “holdingci güçler” ve “küresel fabrika” kavramları mevcut emperyalist hiyerarşinin de açıklanmasında yardımcı olabilir. Bugün üretimin büyük oranda emperyalist merkezlerden uzağa taşınıp emeğin ucuz, kârın yüksek olduğu Küresel Güney’e konuşlandırıldığı, yüksek artı değerin ise süreklilik hâlinde emperyal hegemonyanın merkezine geri çekilip orada yoğunlaştığı bir süreçten geçiyoruz. Bu akışı sağlayan ikmal hatları küresel fabrikalar ağının içindeki toplardamarlar gibi çalışıyor. Ulus devletler ise bu akışta kısmen denetleyici kısmen de kolaylaştırıcı olarak işlev görüyor. Diğer yandan bilişim teknolojisinin ilerlemesi ve ürettiği araçların gündelik hayata yayılımı sonucu temel ihtiyaçların da kısmen yeniden şekillendiği, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki rekabetin artma eğiliminde olduğu bir dönemdeyiz. Günümüz emperyalizmi tam olarak bu küresel fabrikanın, onu besleyen ikmal hatlarının, bu akıştan beslenen küresel holdinglerin ve onlar için sürekli olarak zemini düzenleyen holdingci güçlerin, yani devletlerin, kolluğun, yerel yönetimlerin, düzen siyasetinin, hukuk sisteminin, medyanın, kültür endüstrisinin ve sendikaların etrafında şekilleniyor.

Bu anlamda “holdingcilik” kavramı günümüz emperyal düzeninin politik ekonomisini belirleyen bu ilişkiler ağını tarif ettiği ölçüde tekelci kapitalizmden ötesine işaret ediyor. Daha önceden de dile getirdiğimiz üzere “Lenin, emperyalizmin ekonomik temelinin ‘tekel’ olduğunu belirtir ve sermaye ihracının ülkeden ülkeye yatırım yapmak amacıyla değil, kapitalizmin tekelleşme sayesinde aşırı gelişmesinin sonucu olduğunu vurgular.”19 Bu soyutlama bugün için de geçerli olmakla birlikte tekel dediğimiz yapının formu 100 yıl öncesine göre değişmiştir. Sanayinin emperyal anlamda merkezden çevreye taşınması sonucu kapitalizm küresel olarak mutlak toplumsal ilişki biçimini almış ve kapitalizm dışı üretim tarzları neredeyse bütünüyle ortadan kalkmıştır. Bu yeni küresel konjonktürde tekel biçimi de monopol dediğimiz üretimin tek merkezde yoğunlaştığı biçimden monopsoni dediğimiz satın alım tekeline, yani tek alıcının birden fazla satıcının olduğu bir piyasaya hâkim olduğu bir duruma evrilmiştir.

Küresel monopsoniyi anlamak için Çin’in Pasifik kıyısı boyunca yayılan mega sanayi havzalarında, tek müşterisi ABD merkezli Apple olan firmaları ve bu firmaların sadece belli ürünlerin belli parçalarını üreten irili ufaklı fabrikalarını örnek verebiliriz. Bu açıdan emperyal merkezde konuşlu bir sermaye gücünün artı değer dağılımını belirlediği ve üretimin farklı ülkelere ve tedarikçilere paylaştırıldığı bir düzenden bahsediyoruz. Phil Neel’in de ifade ettiği üzere “bu dinamik, üretim üzerinde giderek daha fazla gücün Asya’daki yeni sermaye çekirdeklerine devredildiği ve buna rağmen birikimin hâlâ zengin ülkelerdeki lider firmalar tarafından yönetildiği, görünüşte paradoksal bir durum yaratıyor.”20 Günümüz emperyalizminin hedef alınması gereken kilit çelişkilerin başında işte bu paradoksal durum geliyor.

Bu çelişkinin Türkiye’ye yansımaları da buradaki mücadele açısından belirleyici. Anadolu’daki küresel fabrikanın mekânsal yoğunlaşma alanları olan Organize Sanayi Bölgeleri, bu monopsoni düzleminde tanımladığımız küresel tekelci tedarik ve satın alma ilişkilerinin olmadığı durumda varlığını sürdüremez hâle gelir. Bu açıdan he ne kadar kendisini ısrarla yerli ve milli olarak tanımlasa da, küçük ve orta ölçekli Anadolu burjuvazisi emperyal merkezlerden gelen talep akışına bağımlı olduğu ölçüde serbest piyasa yanlısıdır ve kaçınılmaz biçimde sermayenin küreselleşme eğiliminden beslenir. Bu anlamda büyük ölçekli holding burjuvazisine kıyasla daha dar bir hareket kabiliyetine sahiptirler ve küresel ölçekteki holdingci düzenin “kraldan çok kralcı”larıdır.

Mücadelenin bağlam içinde tanımlanması ve yöntemsel ilkeler

Devrimci mücadele için düşman konumu değişime açık özneler değil, ilişki biçimleridir. Sınıflar da devletler de bu ilişki biçimlerinin maddi çıktılarıdır. Dolayısıyla bir mücadele hattını inşa ederken somut durumun somut tahlilinden hareket etmek, içinde olduğumuz tarihsel anda ve coğrafi konumda ortaya çıkan maddi ilişkileri çözümlemek gerekir. Emperyalizm açısından bu ilişkiler ciddi düzeyde katmanlılık ve değişkenlik gösterebilir. Bu sebeple antiemperyalist mücadele evrensel sabitelere değil yöntemsel ilkelere yaslanarak inşa edilmek zorundadır. Bu yöntem en temelde çelişkilerin tanınmasına ve derinleştirilmesine dayanır. Gramsci’nin çok etkili biçimde ifade ettiği üzere “Praksis felsefesi tarihte ve toplumda var olan çelişkileri barışçıl bir çözüme kavuşturmayı hedeflemez, o tam da bu çelişkilerin teorisidir.”21

Düzene içkin bu çelişkilerin yarattığı devinimden kaynaklı olarak emperyal ilişkilerin her tekil olgu bağlamında yeniden tartışılması gereken bir katmanlılığı var. Bu da kitabi tahlilleri, kolay ezberleri zorlaştıran bir durum. Birçok olay karşısında konum almadan önce emperyal güç ilişkilerinin ve küresel sermaye hareketlerinin o anki durumunu gözden geçirmek bir zorunluluk. Bunu yaparken de belli temel ilkelerin sağlamasını her seferinde yeniden yapmak gerekiyor. Burada yaptığımız tarihselleştirmeyi toparlamak adına, günümüz Türkiye’sinde proletarya devrimcileri açısından emperyalizme karşı alınacak tutum ve yöntemleri belirleyen bu temel ilkeleri sıralamaya çalışalım.

Emperyalizm kavramının tarihsel seyrinin bizim açımızdan apaçık biçimde ortaya koyduğu bir nokta var: Emperyalizme karşı mücadele demek ilk olarak ve her şeyden önce kapitalizme karşı mücadele demektir. Bu açıdan antiemperyalist siyaset, kapitalizmin temelinde olan emek-sermaye çelişkisinde ve buradan açığa çıkan sınıf savaşında proletaryanın devrimci özneleşmesi lehine net bir pozisyon almayı, hem küresel hem yerel sermaye sınıfının ekonomik, politik ve ideolojik hegemonyasına karşı mücadeleyi öncelemeyi gerektirir. Nihai hedefi ve öncelikli amacı kapitalizmi yıkmak olmayan hiçbir mücadele hattı antiemperyalist bir iddiayı tutarlı biçimde sürdüremez.

Bu ilkenin tersi de aynı oranda doğrudur. Kapitalizm karşısında verilen devrimci mücadele aynı zamanda antiemperyalist bir karakterde olmak zorundadır. Biri diğerine öncelenemez. Immanuel Ness’in de gayet yalın biçimde ifade ettiği üzere “emperyalizm sonuç olarak artı-değerin çevre ülkelerden emperyalist merkeze doğru aktarılmasıyla ilgilidir.”22 Nihayetinde sermayenin, emeğin ve değer akışlarının küresel haritasını gözardı eden hiçbir yaklaşım kapitalizme karşı bütüncül anlamda etkili bir saldırı örgütleyemez.

İşçi sınıfının ve dolayısıyla insanlığın kurtuluşu ancak enternasyonalizmle mümkündür. Farklı ulusların işçi sınıflarının birbirlerine ve farklı sermaye sınıfı bileşenlerine karşı konumları bu mücadele açısından belirleyici konumdadır. Bu açıdan gelişkin Batı ülkelerinin işçi sınıfları ve hatta sosyalistleri tartışmalı konumlar alabilir. Marx bunu zamanında İngiliz ve İrlanda işçi sınıfları arasındaki ayrımı işaret ederken dile getirmiştir: “Sıradan İngiliz işçisi, yaşam standardını düşüren bir rakip olarak gördüğü İrlandalı işçiden nefret eder. İrlandalı işçiyle ilişkisinde kendisini egemen ulusun bir üyesi olarak görür… Bu karşıtlık, tüm örgütlülüğüne rağmen İngiliz işçi sınıfının acizliğinin sırrıdır. Bu, kapitalist sınıfın iktidarını sürdürmesinin de sırrıdır ve kapitalist sınıf bu durumun son derece farkındadır.”23 Benzer bir denklemi bugün emperyal merkezin ve Küresel Güney’in işçi sınıfları arasında da gözlemleyebiliriz. Bu, enternasyonalizme dair her türlü çıkarımda göz önünde bulundurulması gereken asli bir meseledir.

Devletlerin konumuna gelirsek, mevcut emperyal ilişkiler ağı ve bu ilişkilerden doğan hiyerarşi içinde bir devletin ya da ulusun konumunu belirleyen temel ölçütler o aktörün ekonomik, askeri ve demografik kaynaklara dayanan nesnel gücü ve ilişkide olduğu diğer aktörlerle ilişkisidir. Emperyalizme dair meseleler bu özneler arasındaki ilişkiler bağlamında ele alınır ve en temelde bir güç, zor ve egemenlik meselesidir. ABD gibi hegemonyasını açık biçimde dayatmış bir özneye karşı konum belirlemek kolayken onun etki alanından uzaklaştıkça bu sorunun cevabı değişken hale gelebilir. Burada esas olan ekonomik, siyasi ve askeri güç ilişkileridir. Bir çözümleme yaparken ilk sorgulanacak nokta soyut ve evrensel bir haklılık ya da doğruluk zemini değil, güçler arasındaki genellikle eşitsiz bu ilişkilerdir.

Bugün küresel ölçekte kapitalist değer ve sermaye akışlarına egemen olan blok, ABD, onun etki alanındaki (Japonya ve belli başlı Batı ülkelerinden oluşan) gelişkin devletler ile bu ülkelerde yoğunlaşan sermaye aktörleridir. Her koşulda emperyalizmin dümenini tutan bu bloğun karşısında yer almak, onun ideolojik araçlarına direnmek, ona karşı savaşan özneleri desteklemek antiemperyalist mücadelenin temel şartlarından biridir. Bir çatışma ya da gerilim ânında taraflardan biri bu bloğun parçasıysa onun karşısında yer almak konusunda tereddüt edilemez. Fakat bu netlik bizi bu bloğun karşısına aldığı devletleri antiemperyalist olarak adlandırma ve onların yanında şerhsiz biçimde hizalanma hatasına da düşürmemeli.

Bunu “küresel kapitalist hiyerarşi ve işbölümü içinde orta gelişmişlik düzeyine erişmiş kapitalist bir ülke”24 olan Türkiye bağlamında düşünürsek eğer, ikircikli de olsa Batı bloğuyla olan tarihsel bağımlılık ilişkisi, NATO üyeliği ve bu bloğun siyasi aklının uzantısı olarak hem Ortadoğu’da hem Afrika’daki yayılımcı çabaları net bir resim çiziyor. Bu açıdan örneğin Türkiyeli devrimcilerin Çin, Rusya ve İran’daki yoldaşlarına göre daha çelişkisiz ve düz bir zeminde hareket imkânı var. Türkiye’de antiemperyalist mücadele açısından devlete ve onu koşullayan egemen sermaye oligarşisine karşı koşulsuz biçimde konumlanmak bir başlangıç ilkesi olacak kadar açık ve net.

Buna ek olarak Türkiye burjuvazisini içinde olduğu küresel bağımlılık ilişkilerinden kurtarmak da proletarya devrimcilerinin amacı olamaz. Bu açıdan aşamacı mantığa yaslanan radikal cumhuriyetçilik de, ilişkileri hedef almaktansa özneleri mutlaklaştıran Avrasyacılık da, sosyalizm perspektifini öteleyen Üçüncü Dünyacılık biçimleri de antiemperyalist mücadele açısından yetersiz olduğu kadar sorunlu yaklaşımlar da. Yerli ve yabancı sermaye arasındaki ayrım tarihsel maddeci bakış açısından ahlaki bir yargı ya da mutlak bir öncelik taşımaz. Yalnızca nesnel durumu ve bunlar arasındaki ilişkiyi tanımlamak için kullanılır. Türkiye işçi sınıfının hem ulusal hem de küresel burjuvaziye karşı mücadele kapasitesinin açığa çıkarılması antiemperyalist mücadelenin olmazsa olmazıdır.

Türkiye dışındaki devletler açısından ise temel ilke alınacak politik konumların karşıtlıklar özelinde belirlenmesi olmalı. Emperyal taarruza maruz kalsalar dahi Küresel Güney’in parçası diyebileceğimiz devletlerin savunusunu sadece belli ilişkiler içinde, egemen emperyal güçler karşısında ele almak, bunu genelleştirmemek, mevcut küresel dağılım içinde bu devletlerin işlevinin, onlar istese de istemese de tek kutupluluk tarafından koşullandığını asla akıldan çıkarmamak gerek. Komite dergisinin bu sayısında “Emperyalizmin Taşıyıcı Kolonu Holdingci Güçler” başlıklı yazıda da ifade ettiğimiz üzere “Dünya halklarına ve işçi sınıfına destek kategoriktir ama devletlere, hükümetlere veya düşman ideolojik ve pratik programlara destek hipotetiktir, yani koşullu ve amaçlıdır.”25 Çünkü ezilenle dayanışma göstermekle onun siyasi pozisyonun benimsemek arasında çok keskin bir ayrım var. Bu açıdan emperyalizmin ezileni konumda olsalar dahi ulusal egemenliği küresel sistem tarafından onaylanan devletlerin koşulsuz taraftarı olmamak, politik açıdan iç çelişkilere mahkûm bu yapıları hamasi bir dille savunmamak gerekir.

O hâlde ne yapmalı?

Bugün içinde yaşadığımız dünyada kapitalizmin dışında kalan hiçbir otonom alan yok. Aynı zamanda bugünkü politik, ekonomik ve toplumsal koşullar içinde böyle bir bölgesel otonomiyi yaratmak da mümkün değil. En güçlü ve saldırgan olanları da dahil olmak üzere, sermaye sınıfının politik öznelerinin, devletlerin, hükümetlerin, uluslarüstü kurumların birbirlerine karşı konumu her türlü değişime açık. Önümüzdeki yıllarda bu dengelerde daha fazla değişime şahit olacağız gibi görünüyor. Dolayısıyla mücadeleyi inşa ederken öncelikli görevimiz her zaman ilişkilere bakmak, bu özneleri ilişkiler içinde anlayıp konumlandırmak ve o ilişkilerde ortaya çıkan çelişkilerin derinleştiricisi olmaya çalışmak olmalı.

Küresel ölçekte işleyen kapitalist politik ekonomi, emperyalist anlamda egemen konumda olan merkez ülkelerin meta üretimi için bel bağladığı imalat sanayilerini merkez dışına, Küresel Güney’e yaymış bulunuyor. Dar bir merkez, geniş bir çevrede süregiden üretime, oradan gasp ettiği yüksek artı değere, dolayısıyla da bu üretimi var eden emek gücüne bağımlıdır. Bağımlılık ilişkisine esasen bu yönden bakmak gerekir. Emperyalist hegemonyanın kalbinde konuşlanan parazit bir azınlığın ve tıkır tıkır işleyen emperyal sömürü düzeninin kaderi herkesten önce Küresel Güney’in işçi sınıfının ellerindedir. İnsanlığın kurtuluşu için bu gücün harekete geçirilmesinden, küresel fabrikanın kılcallarına kadar yayılan bir işçi hareketini inşa etmekten başka yol yok.

Kapitalizmle de, onun en gelişkin biçimi olan emperyalizmle de mücadele etmek yıkıcı olmayı göze almak demek. Bunun farkında olan ve enternasyonal işçi sınıfının yıkıcı potansiyelini açığa çıkarmak için canla başla çalışan, özgüvenli, güçlü bir devrimciliği örgütlemek zorundayız. Yol uzun, kavga çetin ama başka türlüsü de mümkün değil. O yüzden yoldayız, kavgadayız.

1 V. I. Lenin, Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, [1917] 2009, Sol Yayınları, İstanbul.

2 U. Patnaik & P. Patnaik, A Theory of Imperialism, 2016, Columbia University Press, New York.

3 F. Jameson, Siyasal Bilinçdışı, [1981] 2011, Ayrıntı Yayınları, İstanbul

4 F. Jameson, Siyasal Bilinçdışı, [1981] 2011, Ayrıntı Yayınları, İstanbul

5 K. Marx, Feuerbach Üzerine Tezler, 1888.

6 Emperyalizm kavramının ve ondan hareketle yapılan tahlillerin proletarya devrimciliği açısından işlevlendirilme biçimlerine ve bu biçimlerin tarihsel dönüşümüne dair J. B. Foster’ın yine bu sayıda yayımladığımız “Solda emperyalizmin yeniden inkarı” yazısı da oldukça iyi bir çerçeve çiziyor.

7 K. Marx, Confidential Communication on Bakunin, 1870, The International Workingmen’s Association

8 Google Books Ngram Viewer

9 M. Çayan, Emperyalizmin III. Bunalım Dönemi, 1972, e-komite.com

10 M. Çayan, Emperyalizmin III. Bunalım Dönemi, 1972, e-komite.com

11 M. Çayan, Emperyalizmin III. Bunalım Dönemi, 1972, e-komite.com

12 P. Patnaik, “Whatever Has Happened to Imperialism?”, 1990, Social Scientist Vol.18

13 I. Ness, “Western Marxism, Anti-Communism and Imperialism”, 2024, International Critical Thought Vol.14

14 Komite, “Altemperyalizm” Tartışmaları, 2020, komiteler.org

15 Komite, “Altemperyalizm” Tartışmaları, 2020, komiteler.org

16 P. Neel, “Kaos İmparatorluğu ve Çürüyen Hegemonya”, 2025, e-komite.com

17 P. Neel, “Kaos İmparatorluğu ve Çürüyen Hegemonya”, 2025, e-komite.com

18 I. Ness, “Western Marxism, Anti-Communism and Imperialism”, 2024, International Critical Thought Vol.14

19 Komite, “Altemperyalizm” Tartışmaları, 2020, komiteler.org

20 P. Neel, Kaos İmparatorluğu ve Çürüyen Hegemonya, 2025, e-komite.com

21 A, Gramsci, Further Selection from the Prison Notebooks, [1929-35] 1995, Univ Of Minnesota Press

22 I. Ness, “Western Marxism, Anti-Communism and Imperialism”, 2024, International Critical Thought Vol.14

23 Karl Marx, “Marx to Sigfrid Meyer and August Vogt in New York”, 1870.

24 Komite, “Altemperyalizm” Tartışmaları, 2020, komiteler.org

25 Komite, “Emperyalizmin Taşıyıcı Kolonu Holdingci Güçler”, 2025, Komite sayı 35.