Emperyalizm ve Türkiye: Tarihsel bir bilanço

Bu yazı ilk olarak Komite Dergisi’nin “Emperyalizm ve Yeni Sömürü Rejimi” başlıklı 35. sayısında yayınlanmıştır.


Kapitalist üretim tarzı belli bir coğrafyada ortaya çıkmış, oradan da eşitsiz bileşik gelişim yasasının kuralları uyarınca hem farklı coğrafyalara yayılmış hem de bulaştığı coğrafyalarda toplumsal ilişkileri metalaştırarak buraları derinden ve yeniden biçimlendirmiştir. Kapitalist üretim tarzının bu ortaya çıkış ânının sömürgecilikten ilksel birikim yoluyla elde edilen artıkla ilgisi olup olmadığı ya da bu ilişkinin ağırlık oranı, yani kısacası ticaretin bu konudaki rolü tartışmalı olsa da, kapitalist üretim tarzı tartışmaya yer olmayacak şekilde 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren tekelci emperyalist aşamasına ulaşmıştır. O aşamadan itibaren emperyalist baskı altındaki bölgelerden yapılan artık transferi kapitalist sistemin temel belirleyici özelliklerinden biridir. Fakat bu tarihin öncesinde de kapitalizme eklemlenen coğrafyaların bu yeni üretim tarzı doğrultusunda, özellikle Batı’yla ticarete en açık bölgelerinden doğru yeniden şekillendiği unutulmamalıdır.

Osmanlı coğrafyasının kapitalistleşmede önemli aşama kaydetmiş ülkelerle ilişkilenmesi daha önce başlamış olsa da, 19. yüzyılın başından itibaren kapitalizme eklemlenme anlamında kritik eşiği geçtiği söylenebilir. Bu doğrultuda Osmanlı alt sınıfları yeni sömürü ve tahakküm biçimlerine muhatap olduğu gibi, Osmanlı yönetici sınıfları içinde güç dengeleri değişmiş ve yeni iktidar blokları oluşmaya başlamıştır. Osmanlı hanedanı, sözde kendilerine bağlı olan Mısır’a hâkim Kavalalı Hanedanı’nın Batılı kapitalist güçlerle, özellikle İngiltere’yle işbirliği içinde nasıl önemli kamu harcamaları yapabilecek biçimde sermaye biriktirdiklerini görünce, onları taklit ederek özellikle dönemin hegemon gücü İngilizlerle yakın ilişkiler geliştirmişler, varlıklarını ve bekalarını bu ilişkiye bağlamışlardır. İngilizcilik, 19. yüzyıl Osmanlı yönetici sınıflarının hâkimiyetlerinin arkasındaki payandadır. Yani bu yönetici sınıflar emperyalist ilişkilerin uzantısıdırlar.

Özellikle emperyalist aşamaya geçişle, o dönem tahta çıkan ve kendisi de kimi sermayedar özellikleri gösteren II. Abdülhamit döneminde, bu ilişki iyice belirgin hâle gelecektir. Müslümanların halifesi olarak o dönem geniş bir İslam nüfusuna hükmeden İngiliz İmparatorluğu’nun işini kolaylaştırmayı kendi bekası açısından temel bir strateji olarak gören bu hükümdar, Kıbrıs’ı da sessizce Doğu Akdeniz ticaretini kontrol ve Rusların güneye inmesini engellemek hedeflerini kolaylaştırmak için İngiliz Devleti’ne hediye etmiştir. Buradaki Müslüman tebaa, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasındaki sömürgeciliğin tasfiyesi dönemine dek en sadık İngiliz bendeleri olarak kalacaktır. Nitekim Birinci Paylaşım Savaşı’nın hemen öncesinde geleneksel Osmanlı yönetici sınıflarını devirerek iktidara gelen İttihatçılar, savaşta İngilizlerden yüz bulamayıp devirdikleri eski düzenin politikalarını birebir sürdürmeyi tercih etmedikleri için beklenmedik biçimde Almanya ile saf tutunca zaten daha önce fiilen İngiliz kontrolüne giren Mısır, Sudan ve Kıbrıs tereyağından kıl çeker gibi İngiliz hâkimiyetine geçmiştir.

Hint alt kıtasındaki Müslümanlar üzerindeki İngiliz hâkimiyetinin işleyişini kolaylaştırmak, Doğu Akdeniz’de İngiliz kontrolünü sağlamlaştırmak 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Osmanlı egemen sınıflarının politikasının temelidir, bu siyasetin ilk kısmı, yani Osmanlı halifesinin Hint Müslümanlarıyla ilgisi bir tür Pan-İslamist siyaset olarak daha sonraki İslamcı siyasetler tarafından kendi sözde antiemperyalist tutumlarının kurucu örneği gibi anlatılmak istense de durumun bununla ilgisi yoktur. Tam tersine halife, otoritesini İngilizlerin lehine kullanırken, emperyalist rekabet içinde olduğu diğer güçlerin de aleyhine kullanır. Kısacası Osmanlı egemen sınıfları İngilizcidir. Durum 1908 sonrası İttihatçıların iktidara gelmesiyle bir anlamda değişir, ama bunun da herhangi bir antiemperyalist tutumla alakası yoktur.

Bilindiği üzere anaakım tarihçiliğin “dünya savaşları” diye ifade ettiği savaşları “paylaşım savaşları” diye niteleriz, zira bunlar emperyalistler arası rekabet dönemindeki politik ekonomi dengelerinin sonucunda ortaya çıkmış askeri ve siyasi çatışmalardır. Yerleşik emperyalist güçleri tehdit eden Alman İmparatorluğu, kendine müttefik aradığı için ilişkilerinde daha esnek tavır alabilmekteydi. Osmanlı’nın eski rejimini ülkenin çıkarlarını yeterince kollamadığı yönünde eleştirerek iktidar değişiminin politik meşruiyetinin kamuoyu nezdinde kurgulamak isteyen İttihatçılar, bu rekabetten faydalanmaya çalışmazlarsa kamuoyuna sunacakları yeni bir kazanım elde edemeyecekti. Osmanlı’dan almak istediğini zaten alan İngilizler pozisyon değiştirmeyince İttihatçı liderliğinin tepesindeki dar kadro, Almanlarla biraz da oldubittiyle müttefik olmuştur. İngilizler Abdülhamit’e sunduklarından başka yeni bir pazarlığa yanaşmayınca, maceracı İttihatçı liderliği Almanya’nın teklifini tercih ederek devirdiği rejimden farkını ortaya koymak istemiştir.

Burada “İttihatçı” derken ya da “Osmanlı egemen sınıfları” derken kastettiğimiz toplum kesimlerini belki biraz daha açıklamak gerekir: Girişte belirtildiği üzere, kapitalizme eklemlenen coğrafyalarda eski üretim tarzlarının hâkim sınıfları birdenbire ortadan kaybolmaz, nitekim kapitalizmin ilk ortaya çıktığı coğrafyalarda da pek çok aristokratın sermayedara dönüştüğü, eski rejimden kalma alışkanlıkların ve kurumların var olmaya devam ettiği bilinir. Devrimci kopuşlar oluş biçimlerine göre bu eski kurum ve alışkanlıkları sadece bir ölçüde tasfiye ederler. Proleter devrimler dışında bu tasfiyeler bütüncül olamaz. Nitekim 19. yüzyılda dünya pazarına eklemlenen Polonya ve Rusya gibi ülkeler gıda üretiminin metalaşmasıyla alt sınıflara yeniden marabalığı dayatan bir tür aristokrat/sermayedar tipi ya da İngiliz tekstil sanayisine hammadde sağlayan Amerikan güneyinde köle sahipliği görülmüştür. Bunlar kapitalizmin eşitsiz bileşik gelişim yasasının yerel politik koşullarla etkileşiminin sonucudur. Ama ne söz konusu köle sahipleri Roma İmparatorluğu’ndaki köle sahipleriyle ne de söz konusu aristokratlar feodal dönem aristokratlarıyla karşılaştırılabilir. Bunlar kapitalist toplumsal formasyon içinde varlık koşulları oluşan eski yapıyı ideolojik-politik nedenlerle bazı yönleriyle muhafaza etse de esas olarak kapitalist toplumsal formasyon içinde anlaşılabilecek toplum kesimleridir.

19. yüzyıl Osmanlı yönetici sınıfları da bu bağlamda düşünülmelidir. Kapitalizme eklemlenme sonucunda ortaya çıkan Babıalî paşası tipi, hatta Kavalalılar, Köprülüler ya da Mehmet Paşa Sokoloviç’i bir yönüyle andırsa da, bunlar giderek kapitalistleşen bir politik ekonomiyi yönetmeye çalışan, o dönemin yarattığı tipolojilerdir. Bununla birlikte 20. yüzyıl başladığında kapitalist üretim tarzının tetiklediği sosyal dönüşümün sosyolojik sonuçları ortaya çıkar. İttihatçılığı bu bağlamda anlamak gerekir, İttihat ve Terakki Fırkası emperyalizmle ilişki içinde ticari tarımla semiren Müslüman sermaye sahiplerinin ve onların bu sermaye birikiminin tetiklediği okullaşmanın açtığı olanaklarla askeri ve sivil devlet hizmetine yerleşen oğul, yeğen ve torunlarının siyasi temsilcisidir. Yani İttihatçılık, Osmanlı bütünüyle kapitalistleşmese de, tüm kapitalist dönem partileri gibi bir toplum kesimini, bir sınıf fraksiyonunu temsil eder. Bu parti temsil ettiği sınıf fraksiyonu için emperyalistler arası rekabetten etkin biçimde faydalanmak istemiş, sonunda azınlık mallarına etnik temizlik yoluyla çökmesine ses etmeyen bir partnerle müttefik olmuştur. Aynı sessizliği Osmanlı egemen sınıflarının klasik partneri İngilizlerden bulabileceği tartışmalıdır.

Bununla birlikte, söz konusu ittifak İttihatçı liderliğin en tepesindeki dar bir kadro tarafından kotarıldığı için zayıf bir çıkar birliği olmanın ötesinde anlamı haiz değildir. Nitekim, Mustafa Kemal’in hayat öyküsünde basit bir kaplıca tedavisi gibi anlatılan, ama 1917’de kaplıca şehri Karlsbad’da Avusturya-Macaristan’la müttefikler arasında Alman İmparatorluğu’ndan ayrı bir ateşkes antlaşması için görüşmeler yapıldığı da bilindiği için, büyük ihtimalle Paşa’yı Vahdettin’in yanına “yaver” diye yerleştiren Osmanlı genelkurmayına hâkim İttihatçıların bu görüşmeleri Osmanlı adına izlemek niyetiyle yollaması gibi durumlar, partinin başındaki üç etkili paşanın ötesinde bir siyasi akıl ve örgütlülükle paylaşım savaşında yer aldığını gösterir. Onu ve daha da önemlisi o esnada padişah tarafından onaylanmış bir görevi olmayan eski jandarma genel komutanlarından Refet (Bele) Paşa’yı Anadolu’ya da 1919’da aynı siyasi akıl yollayacaktır. 

Uzun lafın kısası, 1908 ama özellikle 1912 sonrası Osmanlı’ya hâkim olan sermaye fraksiyonu ve onun siyasi temsilcisi olan İttihatçılık, emperyalistler arasındaki rekabette taraf olup sermaye birikim sürecindeki avantajlı pozisyonlarını geliştirmeye çalışmışlardır. Sonraki Kurtuluş Savaşı da, Paylaşım Savaşı’nda elde ettiklerini muhafaza çabasıyla adını yenilgiden sonra değiştiren, Almanya tercihini yapan dar liderlik kadrosunu yurtdışına yollayan, ama genelkurmaya hâlâ hâkim olan aynı İttihatçı liderlik tarafından örgütlenir. Bu liderliğin temsil ettiği tabanın 1918 sonundan itibaren Anadolu’da yenilmiş İstanbul’a alternatif yerel iktidar odaklarını nasıl oluşturduğu Bülent Tanör’ün “Türkiye’de Kongre İktidarları” isimli çalışmasında etraflıca anlatılmıştır.

Kurtuluş Savaşı, ulusalcılar tarafından antiemperyalist bir mücadele olarak anlatılır, Türkiye Cumhuriyeti önceki Osmanlı’dan bir de bu yönden ayrılmaya çalışılır. İngiliz emperyalizminin doğal müttefiki olan Osmanlı egemenleri, Büyük Savaş sırasında maceracılıktan dolayı Alman İmparatorluğu’na kişisel kararlarla yanlamış maceracı birkaç adam (İttihatçı komitacılık geleneği ve benzeri) ve bunlardan farklı olarak antiemperyalist bir doğum öyküsü olan Türkiye Cumhuriyeti, inanmamız istenen anlatıdır. Böylece kapitalizme eklemlenen 19. yüzyıl Osmanlı Devleti ve onu takip eden Cumhuriyet’in sürekliliği saklanmış olur.

Bu anlatının tarihsel olgularda temeli yoktur. Her şeyden önce, İttihatçılığın bir sınıf fraksiyonunu temsil ettiği, Birinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra da hem toplum içinde hem de devlet mekanizmasında özellikle askeriye içinde örgütlülüğünü koruduğu unutulmamalıdır. Tam da bu yüzden savaş dönemi liderliğinin itibarsızlaştığı için ülkeden çıkarılması yine bu üç paşanın kişisel kararı değil partinin eğilimidir. Parti duruma, devlet mekanizmasına ve orduya hâkimdir, tabanı özellikle tüccar çiftçiliğin yaygın olduğu Batı Anadolu’da, Samsun ve Trabzon gibi liman şehirlerinde güçlüdür. Devlet organizasyonuna hâkim olduğu, kendi tabanından gelen kimseleri askeriyeye ve mülkiyeye yerleştirdiği için kapitalist ilişkilerin zayıf olduğu feodal bölgelerde yerel ileri gelenlerle (ağa takımıyla) özel ilişkileri vardır. Nitekim Churchill, anılarında İzmir işgal edilene kadar Türklerle bir sorun olmadığını açıkça ifade eder. Türk egemen sınıfları her zamanki gibi emperyalistlerin vereceği karara uyacaktır, yerel kongre örgütlenmeleri bu anlamda bir ön almadan başka bir şey değildir. Fakat İzmir’in işgali İttihatçıların dayandığı Müslüman tüccar çiftçilerin tam kalbine yapılmış bir saldırıdır ve İttihatçı mekanizma buna karşı harekete geçer. Yine emperyalistler arası ayrımlardan yararlanılmak istenecektir. Nitekim İtalyan işgalciyle hemen uzlaşılır, ama Fransa ile uzlaşı denenmesine rağmen hızla gerçekleşmeyecektir. Bu da güney cephesinin oluşmasına yol açar. Doğu cephesi Rus Çarlığı dağılınca Ermenistan’ın kurulmasıyla aktif hale zaten gelmiştir ve esas güçlü kongre oluşumları da önce burada oluşmuştur.

İtalya ile uzlaşma az bilinir. Hem Mussolini’nin devireceği bu liberallerin ulusalcıların kurguladığı antiemperyalizm anlatısında yeri olmadığından hem de anlaşma 19 Mayıs 1919’dan önce Konya’daki 2. Ordu Komutanı Mersinli Cemal Paşa tarafından kotarıldığından bu ittifaktan ulusalcılarca pek bahsedilmez. Oysa savaş boyunca bu taraftan hem mühimmat akışı sağlanmış hem de Büyük Taarruz’da kullanılan uçaklar buradan alınmıştır. İtalyan bandıralı gemilerle Anadolu’ya silah, mühimmat ve insan (daha ziyade asker) kaçakçılığı da yapılmıştır. İtalyanlar işgal ettikleri Muğla ve Antalya’yı istemediklerini, sadece 12 Ada’yla yetineceklerini söyleyince anlaşma olmuştur. Sovyet yardımından bahsetmeyi seven kesimler bundan bahsetmez. Fransa ile anlaşma çabaları ise Fransızların elde ettiklerini bırakmak istememesi nedeniyle daha zorlu olmuştur. Hatta Ankara, 1920 yılında Suriye’deki İbrahim Hananu önderliğindeki antiemperyalist ayaklanmayla bağ kurup yardım bile yapar. Fakat modern Arap milliyetçiliğinin kalesi olan Suriye ve Lübnan’daki bu ayaklanmayla son tahlilde farklı ideolojik yönelimi olan İttihatçılık, Sakarya Savaşı sonrası Fransa ile Ankara Antlaşması’nı imzalayıp Suriyeli antiemperyalistleri ortada bırakır. Tabii Sakarya zaferi sonrası Mustafa Kemal Paşa herhangi bir İttihatçı olmanın ötesine geçecek, hareketin liderliğini almaya başlayacak ve Milli Mücadele’deki İttihatçılık iyice görünmez olacaktır, görünmekte ısrar edenler Büyük Taarruz da zaferle sonlanınca muhalefet olur, Takrir-i Sükun Kanunu’yla bastırılır, İzmir suikastı kumpasıyla tasfiye edilirler. Suriye ise Fransızlara karşı 1925’te yeniden ayaklanacak Fransız hâkimiyetiyle asla uzlaşmayacaktır. Bunun bedelini de Hatay’ı kaybederek öder.

Suriye’deki isyanın antiemperyalist karakterini vurgularken Milli Mücadele’nin böyle bir karakterinin olmadığını ifade ediyoruz. Bunun basit bir nedeni vardır. Suriyelilerin karşısındaki esas güç, dönemin en şedit emperyalist güçlerinden Fransız devletidir. Niyetleri Suriye’yi bütünüyle sömürgeleştirmektir. Oysa Anadolu coğrafyasında bir pazarlık söz konusudur, pazarlıkta payına düşenden memnun olmayan Türk egemen sınıfı elini kuvvetlendirmeye çalışmaktadır. Zaten yaygın asker kaçağı oranı da Anadolu halkının bu durumu pekâlâ anladığını göstermektedir, geniş halk kesimleri egemen sınıf adına savaşmak istemez. Bu, resmi tarih anlatısında “cahillik” olarak nitelenir ve Cumhuriyet ideolojisi de bu durumun tekrarlamaması için şekillendirilmiştir. 

Suriye’deki mücadelenin liderliği kuşkusuz feodal karakterlidir. Bununla birlikte Şii, Sünni ve Dürzileri Arap dilinin birleştiriciliğinde bir araya getirmekte, bu anlamda daha kapsayıcı görünmektedir. Kuşkusuz Halep’in kuzeyine geçildiğinde Ankara merkezli hareket ile Suriye isyanı birbirine karışır ve bölgedeki Kürtlerin Ankara’ya daha meyilli olduğu görünmektedir. Bununla birlikte Fransa ile anlaşınca Ankara bölgeyi gözünü kırpmadan terk etmiştir. Suriye isyanlarıyla baş edemeyen Fransa 1930’ların sonunda bölgeden çekilirken ortaya çıkan Hatay’ı alma fırsatı kullanılırken tam da buradaki isyan böyle yüzüstü bırakıldığı için oluşan suçluluk duygusuyla Hatay “şahsi mesele” diye adlandırılır.

Halep’in kuzeyinden Antep ve Maraş’a uzanan karışık bölge dışında, Milli Mücadele bir emperyalist güçle doğrudan doğruya karşı karşıya gelmemiştir. Düşman Ermeni devleti ve Yunan devletidir, hatta Fransızlar da Halep’ten kuzeye doğru uzaklaştıkça kendi askerlerinden ziyade Ermenileri kullanmışlardır. İngiliz savaş hükümeti bir koalisyondur ve Churchill’in kendi hükümetini nasıl eleştirdiğine yukarıda değindik. Hükümetin bu Milli Mücadele karşıtı tutumu esas olarak koalisyonun başbakanı olan ve İngiliz romantizminde yaygın olan filhelenizmden, yani klasik Yunan medeniyeti hayranlığından mustarip David Lloyd George nedeniyle ortaya çıkmıştır. Lloyd George hem Milli Mücadele’yi yürüten kesimleri baskılamak ve onları daha azına (Sevr Antlaşması) razı etmek hem de genç Yunan devletini kollamak için kendi Liberal Partisi’nin kimi üyelerine ve koalisyon ortağı Muhafazâkarlara rağmen savaşı sürdürmekte ısrar eder. Bu ısrar, Büyük Taarruz’dan sonra Çanakkale Boğazı hattını savunmak için koalisyon ortaklarına danışmadan savaşa devam emri verdiğinde, siyasi kariyerinin bitmesine neden olacaktır. Nitekim dikkat edilirse genel İngiliz ortalamasını daha iyi temsil eden İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Harrington Türk tarih anlatısında çok hayırhah zikredilir. O dönemde de zaten kendisine böyle davranılmış, onuruna kupalar düzenlenmiştir. Suriye’deki Fransız İşgal kuvvetleri komutanlarına dair böyle onore edici davranışlar bulamazsınız. Orada emperyalist işgal, burada ise emperyalistlerle (onların kullandığı maşayla savaşırken) pazarlık vardır. Hatırlanacak olursa, Yunanistan Komünist Partisi de tavrını bu maşa olma durumuna karşı barış talebini yükselterek alır. Türk egemen sınıfı savaş yorgunu Avrupa kamuoyu sayesinde, Suriye ve Irak’ta verdiği tavizlerle pazarlıktan istediğini alıp çıkar.

Sovyetler ile dostluk meselesi ise emperyalistlerce boğulmaya çalışılan Ekim Devrimi’nin Karadeniz’in kendine karşı kullanılmasını engelleme isteğiyle alakalıdır. 1936 yılında imzalanan Montrö Antlaşması’na kadar Boğazlar Lozan Antlaşması icabınca uluslararası bir komisyon tarafından idare ediliyordu, yani emperyalistlerin kontrolündeydi. Gerek Beyaz Ordu’ya karşı iç savaş sırasında, gerekse de savaş sonrasında Karadeniz’in güvenliği Ruslar için temel önemdeydi, bunun için de Boğazlar’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin kontrolünde olmasını tercih ediyorlardı. Fakat Montrö imzalanınca iki ülkeyi yakınlaştıran talep gerçekleşmiş olur. Bu noktadan itibaren ilişkiler baş aşağı gidecektir. Sovyetlerle olan ilişkiden, onların reel politik nedenlerle Mustafa Suphilerin katledilmesi gibi cinayetlere sessiz kalması gibi olaylardan ve İtalya’da Mussolini iktidara gelince devirdiği hükümetin bırakmayı kabul ettiği Muğla ve Antalya’da hak iddia etmesi karşısında yanında olmasından memnun olan Paşa’nın, “Ruslarla sorun çıkarmayın” diye öğütlediği doğrudur, ama ölmüş bir ebedi şefin tavsiyeleri İkinci Paylaşım Savaşı’nın reel politik koşullarında dikkate alınmaz.

Sovyetler’in Nazileri yendiği ortaya çıkınca İnönü, Müttefikler’in yanına geçip yenilen Almanya’ya savaş ilan ettirir. İçeride de o âna kadar semirttiği, Sovyet karşıtlığının ve Nazi sempatisinin görünürdeki sözcüsü Turancılara operasyon çektirir. Savaş boyunca Türkiye için tarafsızlık, İngiltere ve Almanya arasında tarafsızlıktır. Sovyetlerle değil Churchill ile görüşmüşlerdir. Barbarossa Harekâtı’nı ise ellerinden geldiğince desteklerler. Bundan dolayı savaş bittiğinde, Sovyetlerle dostluğun bedelinin ne olacağı Moskova’ya sorulunca verilen diplomatik yanıtın Türkçe anlamı, Sovyetler’in Karadeniz’deki güvenliğinin garantisi olarak İstanbul Boğazı’nda bir Sovyet üssüdür. Batı bloğuna yanlamanın bedeli ise petrol kaynaklarını haiz Ortadoğu’da ABD’nin emperyalist müdahalesini kolaylaştıracak İncirlik Üssü’dür. Türk egemenleri ülkenin kalbi olan İstanbul Boğazı’nda bir üs vermektense Çukurova kırsalında bir üs vermeyi tercih edecektir.

Türkiye’nin NATO üyeliği ve Kore Savaşı’na müdahil olması Demokrat Parti döneminde alınan kararlardır, fakat egemen sınıfın o dönemde artık sadece diğer bir temsilcisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin bunlara itirazı değil desteği vardır. Demokrat Parti aynı zamanda Bağlantısızlar Hareketi’nin ilk kuruluşu esnasında NATO lehine burayı manipüle etmeye çalışacaktır. 27 Mayıs darbecileri, NATO ve onun kardeş örgütü olan ve Ortadoğu’yu kapsayan, İran Devrimi gerçekleşince varlık sebebi kalmayan CENTO’ya bağlılıklarını Türkeş’in ağzından daha ilk açıklamalarında ifade ederler. Nitekim 27 Mayıs sonrası koalisyon hükümetleriyle CHP iktidara gelince de sermaye birikim rejimi değişikliğine, yani ithal ikameciliğe geçişe rağmen egemen sınıfın emperyalizme bağlılığı bitmez. Cezayir’in bağımsızlık mücadelesinde Birleşmiş Milletler ve benzeri uluslararası kurumlarda Fransa desteklenir. 

Türkiye Cumhuriyeti tarihi anlatısında Kıbrıs meselesi, Türkiye’nin Batılı emperyalistlerle arasını açan bir konu gibi görünür. Kıbrıs sessizce Abdülhamit tarafından özellikle İngiltere’ye teslim edildikten sonra konusu hiç açılmamış, hiçbir zaman bir sorun olarak görülmemiş bir toprak parçasıdır. Osmanlı Birinci Paylaşım Savaşı’nda Alman İmparatorluğu’nu tercih edince adanın yönetimini zaten 1878’de devralmış İngilizlerce ilhak edilmesi bile bir sorun olarak görülmemiş, Lozan Konferansı’nda bahsi dahi açılmamıştır. Adanın Müslüman nüfusu İngilizlerin sadık bendeleri olmuş ve İngilizlerin sömürgelerde azınlıkların ileri gelenlerinden güvenlik kuvveti oluşturma ilkesine bağlı olarak Müslüman nüfusun önde gelen isimleri polis ve savcı olarak emperyalistlere hizmet etmişlerdir. Fakat İkinci Paylaşım Savaşı sonrası dekolonizasyon süreci başlayınca Kıbrıs bir sorun olarak ortaya çıkar. Adadaki iki halk için adaya kimin nasıl hâkim olacağı tabii ki bir sorundur, ama adayı bırakacak emperyalistler açısından sorun siyasi bağımsızlığını verdikten sonra Doğu Akdeniz’deki bu stratejik kara parçasını kontrol etmeye devam etmektir. Bu sorunlarını daha da artıran bir unsur adada her iki toplumdan hatırı sayılır destek alabilen tek siyasi oluşumun Emekçi Halkın İlerici Partisi (AKEL) olmasıdır. Bu parti, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Fransız Komünist Partisi’yle birlikte Avrupa’da belki üzerinde en çok etkili olduğu siyasi örgüttür. Soğuk Savaş atmosferinde Doğu Akdeniz’deki bu stratejik adanın Sovyet etki alanına girmesi tabii ki emperyalistler açısından kabul edilebilir değildir. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde Türk kontrgerilla faaliyetleri, adada 1950’li yılların sonunda Müslüman azınlığın komünist ve sosyalist eğilimli önemli figürlerinin öldürülmesiyle başlar. Bu dönemde kontrgerillanın Türkiye’de tamamen NATO kontrolünde ve onun emri altında çalışan bir kurum olarak inşa edildiğini herhalde ayrıca ifade etmeye gerek yoktur.

Türkiye’nin NATO kontrolündeki kurumları sadece devlette değil toplum içinde de bulunur. Darbe girişimiyle bilinen Fethullah Gülen örgütünün Sovyetler’in dağılması sonrası açtığı okullar yoluyla gerek Sovyetler’den ayrılan Orta Asya cumhuriyetlerinde gerekse de Afrika’da emperyalist merkez lehine sivil toplum faaliyeti yürüttüğü bilinen bir gerçektir. Son on beş yılda Türkiye Cumhuriyeti’nin de Afrika kıtasına olan ilgisinin artması, Somali gibi güvenlik sorunları büyük getirisi düşük bölgelerde emperyalist merkez adına jandarmalık yapması yine Türkiye’nin emperyalistlerle sıcak ilişkilerine bir başka örnektir. Afrika’da adı Çin kadar geçmese de yabancı ortaklarıyla Türk sermayesi inşaat başta olmak üzere çeşitli yatırımlar yapmakta, Fethullah okullarından miras aldığı kültürel emperyalizm faaliyetlerine de yine emperyalist merkez lehine devam etmektedir. Böylece Türkiye egemenleri de Afrika’nın yağmasından yaptıkları hizmet karşılığı paylarını alırlar.

Emperyalizmle bu hayırhah ilişki sadece devlet mekanizması ve ona yön veren egemen sınıf koalisyonuyla da sınırlı değildir. Bu yüzden Türkiye’de antiemperyalist mücadele hafife alınabilecek bir başlık değildir, özellikle bu neoliberal küreselleşme döneminde antiemperyalizm kavgası çeşitli girift sosyal, ekonomik, ticari ve kültürel ilişki ağlarını dağıtmayı gerektirir. Neoliberal küreselleşme döneminin bir özelliği küresel tedarik zincirleri yoluyla ücretleri baskılamak amacıyla ortaya konan parçalanmış üretim stratejisinin yarattığı küresel fabrikanın, fason üretimle evrensel markalar için üreten küçük girişimciyi ve benzeri şekillerde zincire dahil olanları kompradorlaştırmasıdır. Aslında eski dönemin ayrımlarına göre komprador burjuvazi büyük tüccarlardır, elli atmış kişilik imalat birimleri ise yerel pazarlara hitap eder, oysa neoliberal küreselleşme küresel tedarik zincirleri aracılığıyla bu tip düşük maliyetli üretim birimlerini dünya ticaretinin bir parçası yapar. Eski kompradorlardan farklı olarak, girift ilişkilerle bağlı olsalar da, bu küçük girişimciler politik ekonomi pozisyonları itibarı ile artık kompradordur. Ama hem bu dolayımlar hem de ideolojik yatkınlık bunları “yerli ve milli” gibi gösterebilir, hatta böyle siyasi pozisyonlar da alabilirler ama politik ekonomi çıkarları emperyalistlerle birliktedir. Nitekim İsrail’le ticarette ısrar eden kimi küçük ölçekli İslamcı sermaye bu duruma bir örnektir.

Fakat Türkiye’de emperyalist merkezin ideolojik hâkimiyet ve kontrolü bu kesimle sınırlı değildir. Güncel siyasi polarizasyonda bu muhafazakâr küçük girişimcilerin tam karşısında yer alan üniversite diplomalı beyaz yakalı ve profesyonel meslek sahiplerinden olan geniş kesim de politik ekonomi dolayımında olmasa da ideolojik dolayımda kolektif Batı hayranı ve yanlısıdır. Antiemperyalist retorikleri bu yüzden koftur. Yani Türkiye siyasetinin düşman kardeşleri emperyalizm konusunda bir tür Türkiyecilikle emperyalist hâkimiyetten rahatsızlık ifade etse de emperyalist baskı altındaki halklarla gerçek bir dayanışma anlamında sınıfta kalırlar. Bu tür durumlarda refleks olarak emperyalist merkezin yanında tutum alırlar.

Özetle söyleyecek olursak, Türkiye’deki egemen sınıf tüm fraksiyonlarıyla emperyalizmin hizmetinde olsa da yanıltıcı ideolojik bir söylemle, çarpıtılmış bir tarih anlatısıyla kendilerini emperyalist merkezle mesafeli “ulusal” ya da “yerli ve milli” bir güç olarak göstermeyi severler. Bu konuda da normalde başarılı olduklarını ifade etmek gerekir. Ancak Aksa Tufanı sonrası İsrail ile ticaret gibi bazı istisnai dönemler dışında, işbirlikçi karakterleri gündeme gelmez ya da sadece bir egemen sınıf fraksiyonunu antiemperyalist göstermek için bir diğerinin işbirlikçi karakteri vurgulanır. Halk kesimleri içinde de bölgemizdeki diğer antiemperyalist mücadelelerle dayanışma duygusu zayıftır. Latin Amerika gibi ülkemize çok uzak coğrafyalardaki mücadelelere sempati gösterilirken, yakınımızda gerçek bağlar kurulabilecek antiemperyalist mücadelelerle çeşitli kusurlar bulunarak mükemmel olmamaları gerekçesiyle dayanışma gösterilmekten imtina edilir. Bu koşullarda Türkiye’de antiemperyalist bir siyasi odak inşa etmek kolay bir görev değildir. Her durumda böylesi bir odağın Türkiye Cumhuriyeti devletinin emperyalist merkezle işbirliği içinde bir yapı olduğunu her durum ve koşulda ifşa etmek gerekir. Üstelik bu, şu anki iktidarın bir özelliği değil, ülkedeki hâkim sınıfın karakteri nedeniyle tarihsel bir olgudur. Neoliberal küreselleşme döneminde yükselen yeni sermaye sınıfı kesimleri dönemin karakterinden ötürü emperyalist sisteme iyice bağlanmıştır. Dolayısıyla Türkiye’de antiemperyalist mücadele sermaye sınıfının tüm kesimlerini de karşısına almak durumundadır. Kompradorlar karşısında ittifak kurulabilecek milli bir burjuvazi yoktur. Küçük burjuva kesimlerde de ideolojik nedenlerle antiemperyalist bilinç kusurludur. Bunların çarpık tarih anlatılarıyla daha fazla zehirlenmesi ideolojik mücadele yoluyla önlenmeli, Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek karakteri daima hatırlatılmalıdır.

Proleter kesimlerde ise emperyalizmin NATO üyeliğinden itibaren içsel bir olgu haline gelmesi, neoliberal küreselleşme döneminde ise tüm sermaye sınıfı kesimlerini kompradorlaştırmasından dolayı antiemperyalist mücadelenin örgütsel ve ideolojik zemini vardır. Fakat tabii ki her dönemin hâkim ideolojisi hâkim sınıfın ideolojisi olduğundan bu zemin oraya dönük bir ajitasyon ve propaganda faaliyeti olmazsa ve bu faaliyet bir örgütlenme çabasıyla desteklenmezse zayi olacaktır. Proletarya devrimcilerinin güncel görevi bu zemini işleyecek doğru araçları inşa etmektir. Proleter kesimlerde karşılığı olmayan, özel olarak küçük burjuva aydın tiplerinin eğilimlerine göre estetize edilmiş yapılarla bu ajitasyon ve propaganda faaliyeti ve ona eşlik edecek örgütlenme atılımı gerçekleştirilemez. Zaten böyle yapılar bu kesimlere tarihe dair konularda duymaktan hoşlanmayacakları gerçekleri de söyleyemezler. Gerçekleri açıklayamadığınız bir politik faaliyetin değeri de lüzumu da yoktur.

O zaman günümüzün antiemperyalist mücadele hareketini yaratmak için inisiyatif almak gerekir. Yanlış bile yapılsa bu ileride doğrusunu yapmanın zeminini oluşturur. Gençlik, antiemperyalist mücadeleyi ciddiye almalı, proleter kesimlere dönük bir antiemperyalist mücadele hattını yaratacak örgütlülükleri kurmak için çabasını artırmalıdır. Sendikal hareket emperyalist merkez kaynaklı kurumsal yapılardan gelen dayanışma hamlelerine mesafeli olmalı, bunları ince eleyip sık dokuyarak gündeme almalıdır, işçi sınıfının enternasyonalist çizgisinden milim sapmadan emperyalist aparatların kullanışlı aptalı olmamayı becermelidir. Bunun da yolu eğitim ve ideolojik mücadelenin yükseltilmesinden geçer. Dolayısıyla güncel antiemperyalizm hattı, ancak çoklu görevlerin başarıyla koordine edilmesi ve gerçekleştirilmesiyle kuvveden fiile çıkar. Komiteciler bu görevlere hazırdır.