Bu yazı ilk olarak Komite Dergisi’nin “Emperyalizm ve Yeni Sömürü Rejimi” başlıklı 35. sayısında yayınlanmıştır.
“Biz Marksizm’i entelektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dünyayı değiştirmek için, dünyanın Türkiyesi’nde devrim yapmak için Marksizm’i öğreniyoruz!”
Mahir Çayan’ın bu sözüyle yazıya başlamamızın sebebi, emperyalizmin belki de tarihte en çok eğip bükülen, tahrifata uğrayan siyasal kavram olmasından. Emperyalizm, 100 yılı aşkın süredir dolaşımdadır. Lenin’in de eserini yazarken yararlandığı başlıca kaynak olan John A. Hobson’ın 1902 tarihli Imperialism: A Study (Emperyalizm: Bir İnceleme) adlı eseriyle popülerleşen, Rosa’nın 1913, Buharin’in 1915 ve Lenin’in 1917 tarihli çalışmalarıyla Marksist külliyata kazandırılan bu kavramdan reformcular, gericiler, entelektüeller ve devrimciler bambaşka anlamlar çıkarmıştır. Öyledir, çünkü bunların dünyaya bakışları bambaşkadır ve emperyalizmden ne anladıkları da bu bakış açılarından doğar.
Mahir’in dediği gibi, biz tüm kavramları bir amaç doğrultusunda tartışıyoruz. O amaç da dünyanın Türkiyesi’nde devrim yapmaktır. Bu amaç olmadan tartışılan emperyalizm, ya emperyalizmin bütünüyle değiştiğini düşünen yeni kategorilere alan açıyor ya da emperyalizmin bir dünya sisteminden çok kapitalist ideolojilerden biri, bir politika aracı olarak görülmesine neden oluyor.
Çeşitli varyasyonlarıyla gündeme gelen emperyalizmleri bu iki kategori altında değerlendirebiliriz. Biz, Lenin’in baktığı yerden, Lenin’in eserine tekrar başvuracağız ve devrimcilerin emperyalizmini anlamaya çalışacağız.
Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması
“Rekabet tekele dönüşüyor. Bu da üretimin toplumsallaşmasında büyük bir ilerleme sonucunu doğuruyor.” “Üretimin Yoğunlaşması ve Tekeller” başlığıyla açılan kitap, aslında emperyalizmin temelini açıklıyor. Emperyalizmin tekelci kapitalizmden başka bir şey olmadığını ve kapitalizmin emperyalizme geçişinin serbest piyasadan tekelciliğe doğru geçişle aynı anlama geldiğini savunuyor Lenin. Bu geçiş de bilinçli bir program, proje, politikayla değil kapitalizmin Marx’ın da tespit ettiği iç çelişkilerinden zorunlu olarak doğuyor.
Üretim yoğunlaştıkça, yani kapitalizmin içsel çelişkileri gereği doğal olarak büyük kapitalistler küçük kapitalistleri yutarak üretimi ve sermayeyi giderek daha fazla kendi hakimiyetleri altında topladıkça, tabiri caizse doğal olmayan yolları kullanmanın önü açılır ve yoğunlaşma katbekat hızlanır. Aynı süre zarfında, iki kişinin birlikte yaptığı bir işin çıktısının ayrı ayrı yapmalarının toplamından daha fazla olması gibi, üretim yoğunlaştıkça sermaye getirisi bu artıştan daha fazla olur ve sonuçta bu artış yanında çeşitli ekonomik ve politik güçleri, zor kuvvetlerini getirir. Lenin de kartel birlikleri olarak örgütlenip tekelleşenlerin kartel dışı şirketlere karşı giriştikleri savaşımda kullandıkları usullere bazı örnekler veriyor: hammaddeden ve ulaştırma araçlarından yoksun bırakmak, ittifaklar yoluyla emek arzını durdurmak, sistemli fiyat indirimi (zararına satarak, küçük firmaların rekabet edememesini sağlamak için), kredileri kesmek, müşterilerle yalnızca kartelle ticaret yapmaları için anlaşmak vb.
Sermaye egemenliğinin merkezileşmesi, bankaların gelişmesi, yoğunlaşması ve şirketlerle yapılan işlemlerin artması, bankaların ve fabrikaların yani mali ve sınai sermayenin iç içe geçmesi sonucunu doğurmuştur. Banka müdürlerinin sınai ve ticari işletmelerin denetim kurullarına (ve tam tersi) girmesi, birbirlerinin hisselerini satın almaları, birlik kurmaları mali sermaye ile sınai sermayenin iç içe geçmesine ve mali sermayenin diğerinin üzerine çıkmasına neden olmuştur. Bankalar, sanayi işletmelerinin ekonomik işlemleriyle ilgili geniş bilgileri ve bunlara kredi açma veya kesme güçleri sayesinde bunlar üzerinde egemenlik kurmuştur. Lenin, emperyalizmi “genel olarak sermaye egemenliğinden özel olarak mali sermayenin egemenliğine geçiş” olarak da tanımlamıştır.
Âtıl parayı kapitalistin hizmetine koşmak için faal paraya dönüştüren basit bir aracı rolündeki bankalar, sonuçta ekonomik ve politik bir güç merkezine dönüşmüş, sanayi ve ticaret üzerinde kontrol sahibi olmuşlardır. Bugün, normal bir bankadan farklı bir rolü varmış gibi davranan Dünya Bankası gibi kuruluşlar, emperyalist dönemin diğer bankalarından farklı bir işlevde değildir. Dünya Bankası örneği, yalnızca bu biçimin çok daha uluslararası, devletleri dizayn etmek amacıyla var olması hasebiyle en güçlü hallerinden biridir. Ama tüm ülkelerdeki “normal” bankalar, “paradan para kazanmak” amacından çok ekonomiyi yönlendirmek amacıyla hareket ederler. Nasıl ki Dünya Bankası ilişki kurduğu ülkelerin politikasına yön veriyorsa, tüm bankalar da ilişki kurdukları sınai ve ticari işletmelerin ekonomi politikalarına yön veriyor, kararlar çıkarttırıyor, denetim kurullarına giriyorlar. Sözgelimi bankalar, bu işletmeleri isterse vezir isterse rezil edecek güçler ediniyorlar.
Bu hiyerarşi, solda bir kafa karışıklığına yol açmış ve mali sermayeye karşı öne çıkarılması, savunulması, birlikte hareket edilmesi salık verilen bağımsız ve “ezilen” bir sanayi sermayesinin var olduğu sanılmıştır. “Milli demokratik devrim” gibi projelerde ittifak yapılacak bir grup olarak “komprador mali burjuvaziye karşı milli sınai burjuvazi” desteklenmiştir. Ancak buradaki sorun, mali sermayenin sınai sermayeden ayrıştırılmasıdır. Bankalar, gökten zembille inmediler. Veya başta basit kredi kurumları olarak başlayıp çalışarak ya da akıllı davranarak egemenliği alan burjuvazinin bir fraksiyonu değiller. Bankalar, tekelleşen kartellerin, holdinglerin, tröstlerin geliştirdiği ve tekel dışı işletmeleri yutmak, rakiplerini saf dışı bırakmak için kullandığı aygıtlardır. “Mali sermayenin sınai sermaye üzerindeki egemenliği” tekel işletmelerin tekel dışı işletmeler üzerindeki egemenliğinden başka bir şey değildir. Mali sermaye, sermayenin yeni formudur. Eğer Lenin’in Hobson ve Kautsky gibi reformculara eleştirilerini dikkatle okursak, emperyalizmin, yani tekelci kapitalizmin, yani mali sermayenin egemenliğinin, kapitalizmin bir alternatifi değil zorunlu sonucu olduğunu anlarız. Emperyalizm yerine kapitalizmi, tekelci piyasa yerine serbest piyasayı, mali sermaye egemenliği yerine sınai sermaye egemenliğini koymak gibi bir seçeneğin hiçbir zaman var olmadığını Lenin’de görürüz. Finans kapital, yani mali sermaye, sanayi sermayesi ile banka sermayesinin kaynaşmasıdır; bu kaynaşma da ekonomik ve politik egemenliği belirler.
Sermaye ihracı
Gelişmiş ülkelerdeki aşırı birikim ülke sınırlarından taşmaya başladığında, geçmiş dönemde meta ihracıyla öne çıkan ülkeler sermaye ihraç etmeye başladılar. Emeğin, toprağın, hammaddenin ucuz, sermayenin az olduğu azgelişmiş ülkelere sanayi ve altyapı yatırımları yapan veya onları borçlandıran İngiltere, Almanya, Fransa gibi dönemin merkez ülkeleri bu ülkeleri kendilerine bağımlı kıldılar ve oraların ekonomilerini kendi çıkarlarına göre dizayn ettiler. 1950’lerde Türkiye’ye tarımcılığın dayatılması ve öncesinde geliştirilen sanayi politikalarının durdurulması buna örnek gösterilebilir.
Lenin’in kitabında yer verdiği John Hobson’un sözleri önemli: “O zaman Batı Avrupa’nın büyük kısmı, İngiltere’nin güneyi, Riviera, İtalya ve İsviçre’nin zenginlerin oturduğu ve en çok turist çeken bölgeleri gibi bir görünüm ve nitelik kazanacaktır: temettüler ve Uzak Doğudan gelen kâr paylarıyla yaşayan küçük bir zengin aristokrat grubu, daha geniş bir uşaklar ve serbest meslek sahibi grubu, biraz daha geniş bir tacir ve mamul maddelerin sona erdirme işlerinde çalışan işçiler grubu. Belli başlı sanayi dallarına gelince, bunlar ortadan kalkacak, gıda maddelerinin ve yarı-mamul maddelerin büyük bir kısmı Asya ve Afrika ülkelerinden haraç olarak gelecektir.”
1902 yılında bunları söyleyen Hobson’un öngörüleri doğruluk kazandı. Her şeyi Asya’da üretilen telefonlardan en büyük kârı ABD’li Apple’ın alması tartışmaya kapalıdır. Bugün son 20-30 yıllık sürecin geldiğimiz noktada, Çin’i “dünya devi” yaptığı abartılı ve mali sermayenin egemenliğini hafife alan bir görüştür. Aslında bu pratik yeni de değildir. Lenin şöyle diyor: “İngiltere’de gittikçe daha büyük yüzölçümlerine ulaşan bir toprak parçası, tarımdan ayrılarak spor işlerine, zenginlerin eğlence işlerine verilmektedir.” Bu, hikayenin yeni olmadığını, 109 sene önce de bu tartışmaların yapıldığını gösteren bir olgu. 90’lardan bu yana üretimin Asya’ya kayması inanılmaz boyutlara ulaşsa da emperyalizmin sermaye ihracı temelinde biçimsel farklılıklar haricinde niteliksel değişim yok.
Sovyet ve Çin devrimleri merkezinde gelişen, emperyalizmin zayıfladığı ve geri çekildiği İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra Sovyetlerin yıkılışı, Çin’in emperyalizme eklemlenmesi ve Bağlantısızlar Hareketi’nin çözülüşü, yani üçüncü dünyadaki ABD hegemonyasının karşısında konumlanan politik konumların tasfiyesine kadarki yaklaşık 50 yıllık dönemden sonra karşı saldırıya geçen emperyalizmin bütün bir Küresel Güney’e ekonomik, politik ve askeri olarak girmesi, yeni bir politika ve istisnai bir dönemmiş gibi pazarlanıyor ancak tersi doğrudur. İngiltere’nin geçtiğimiz yüzyılın başında başladığı, ama sonuçlandıramadığı “üretimi kaydırma” olarak tarif edilen, bütün dünyayı emperyalizmin haraç devletleri haline getirme arayışı büyük ölçüde devrimlerle yenilgiye uğratıldı. Bu arayış, 1990’lardan beri ABD önderliğinde gerçekleşiyor.
Dünyanın paylaşılması
Tekeller, ülkelerindeki pazarı paylaştıktan sonra dış pazar iç pazara bağımlı olduğu için dış pazarı, yani ülkeleri de paylaşmak zorundaydılar. Her tekelin ve devletlerinin kendi nüfuz alanlarını yaratması ve güçleri oranında diğerlerininkine göz koyması veya elindekini korumaya çalışması şeklinde sürekli değişen, savaş ve barış dönemlerine ayrılan bu paylaşım, tekellerin, devletlerin “canavar, açgözlü, fetihçi” olmalarından değil, emperyalizmin zorunluluğu dolayısıyla gerçekleşiyor. Emperyalist dönemin sömürgeci ilişkileri bu zemin üzerinde kuruldu. Efendisi bulunmayan topraklara el konduktan ve efendisiz toprak kalmadıktan sonra, bu efendiler birbirlerinin topraklarına göz diktiler. İşte emperyalist paylaşım savaşlarının özü.
Klasik sömürgecilik, yani kapitalizm öncesi sömürgecilik işgal ettiği topraklardaki ilişkilere büyük ölçüde dokunmazdı. Oradan vergi ve asker almakla yetinirdi. Emperyalist sömürgecilik ise girdiği her yerde kapitalizmi hızlandıran, tüm sosyal, kültürel, iktisadi ve politik ilişkileri dönüştüren, bambaşka bir olgudur.
Tekelci gruplar dünyayı bölgelere ayırdılar. Hangi pazarın hangi gruba açık olduğu, kimin nereye sermaye ve meta ihracı yapabileceği güç dengelerinin belirleyici olduğu anlaşmalarla belirlendi. Ama her pazarlığın sonu anlaşmayla bitmez. Güç dengesinin hak ettiği anlaşmayı alamadığını düşünen tekelci gruplar ve onların devletleri, istediklerini savaş yoluyla alma yolunu seçerler.
Ekonomik ve askeri olarak gelişmiş Alman İmparatorluğu ve tekelci Alman burjuvazisi, politik olarak bu güçlerinin karşılığını alamadığında, yani güçleri oranında ve bu güçleri besleyecek düzeyde sömürge pazarlarına sahip olamadığı için iki paylaşım savaşı başlattı. Kendisi kazanamamış olsa da savaştığı İngiliz hegemonyası da görünüşte zaferle, ama aslında bir yenilgiyle iki paylaşım savaşından çıktı. İngilizler hegemonyalarını ABD’ye devrettiler. Ayrıca paylaşım savaşlarının ilki Rus, ikincisi Çin devrimleri ve Doğu Avrupa’da sosyalist devletlerin kurulmasına yol açtı.
ABD ve Sovyetler Birliği’nin başını çektiği iki kutuplu yeni dünya, kapitalizmin klasik sömürgeciliğinin varoluş koşullarını yıktı. Daha önce emperyalizmin ağzını sulandıran Çin, Rusya ve Doğu Avrupa artık elde değildi. Oralarda yükselen devrimler Kuzey Amerika ve Avrupa’da işçi ve gençlik hareketlerinin güçlenmesi, bir orta yol olarak sosyal demokrasinin yükselmesine yol açtı. Ortadoğu, Afrika ve Asya’da ulusal kurtuluş hareketleri siyasi bağımsızlıklarını aldılar ve Doğu Bloku’nun varlığında emperyalizme eklemlenmeleri zorlaştı.
Neoliberalleşme, küreselleşme ve yeni Portekizler
Klasik emperyalizmin klasik sömürgeciliği İkinci Paylaşım Savaşı’yla sona erdi. 1945’ten 1980’lere kadar Kızıl düşmana karşı ABD önderliğinde sıraya dizildi, tek yürek oldu. Sovyetler dağıldığında, ABD tek kutuplu bir dünyayı dayatmak ve kapitalist dünyadaki kendi hegemonyasının dağılmasını önlemek amacıyla Irak, Libya, Suriye, Kosova, Somali, Afganistan, Haiti gibi ülkeleri işgal etti. Ancak Çin ve Hindistan gibi güçlerin yükselişi, Rusya’nın Ukrayna işgali gibi olgular, kapitalizmi tehdit eden bir gücün yokluğunda bütün dünyaya kendi sorgulanmaz önderliğini dayatan tek bir hegemonyanın devamının imkansız olduğunu gösteriyor.
Lenin Portekiz hakkında şunları diyor: “Portekiz, siyasal bağımsızlığının yanında mali ve diplomatik bağımlılığın biraz farklı bir örneğini vermektedir. Bağımsız ve egemen bir devlettir Portekiz, ama aslında, iki yüz yıldır, İspanya Veraset Savaşı’ndan (1701-1714) bu yana İngiliz himayesi altındadır. İngiltere, hasımları olan Fransa ve İspanya’ya karşı savaşımında, kendi durumunu kuvvetlendirmek için Portekiz’i ve sahip olduğu sömürgeleri savunmuştur. Buna karşılık, ticari üstünlükler, Portekiz’e ve Portekiz sömürgelerine meta ve özellikle sermaye ihracı konusunda ayrıcalıklar, Portekiz limanlarından ve adalarından, telgraf şebekesinden yararlanma hakları vb. elde etmiştir.”
Lenin’in Portekiz hakkında sunduğu bu tablo, aslında bugün genel olarak emperyalizmin işleyişine ışık tutuyor. Bütün devletler, siyasal olarak görünüşte bağımsız ve egemendir. Hatta bölgesel güçlerin (Türkiye’den başka örneğe ihtiyaç yok) kendi etki alanlarını yaratıyor olması, askeri operasyon kabiliyetleri ve sermaye ihracatları, emperyalizmi sorgulamaya veya Türkiye’yi emperyalist olarak tanımlama sonucuna ulaştırıyor kimilerini. Alt-emperyalizm kavramı da kullanılıyor.
Lenin’in Portekiz örneğinde, aslında değişen tek şeyin bu örneğin genelleşmiş olması önemli. Bu da mantıksız değildir. Şunu kavramakta yarar var, ekonomik ilişkiler karmaşıklaştıkça, diplomatik, askeri ve politik ilişkiler de karmaşıklaşıyor. Evet, artık vali atanan sömürge devletleri yok. Çünkü bu kadar basit işleyen bir alt-üst ilişkisi yok. Ama emperyalizm hiçbir zaman böyle basit bir alt-üst ilişkisinin adı olmadı. Emperyalizm, serbest rekabetten tekelciliğe geçen kapitalizmin mali sermayenin egemenliğinde dünyayı paylaşmasının adı. Bu kavramın özünde duran bu tanımda değişen bir şey yok, aksine ileride tartışacağımız finansallaşmanın yeni boyutlarıyla katlanarak artan bir emperyalist dinamik var.
Emperyalistler arası işbirliği, rekabet ve bölgesel güçler
Kautsky’nin emperyalistler arası işbirliğini temel alan süper-emperyalizm teorisine karşı, Lenin emperyalistler arası rekabeti öne çıkarıyordu. Kautsky’nin teorisi iki paylaşım savaşıyla çökmüştü. Ama İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra Sovyet tehdidine karşı bütün kapitalist toplumu kendi hegemonyası altında toplayan ABD, Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından başlayan sürecin sonunda bütün dünyaya kendi “imparatorluğunu” dayattıktan sonra “bu sefer kesin böyle” diyerek geliştirilen yeni süper-emperyalizm teorileri, tekrar emperyalistler arası işbirliğini öne çıkardı. Ancak bu (bakış açısına göre iyimser veya kötümser) yaklaşım Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişi, Rusya’nın Ukrayna işgali, Ortadoğu’daki güncel savaşla beraber tekrar yenilmek üzere.
Tekelci kapitalizm, rekabetin kendisini yok etmiyor. Lenin şöyle diyor: “Tekeller, kendisinden çıkmış oldukları serbest rekabeti yok etmiyor, onun üstünde ve yanında var oluyor, böylece iyice keskin, şiddetli sürtüşmelere, çatışmalara yol açıyor.”
İmparatorluk varsa, yıkılmaya mahkumdur. Hiçbir hegemonya sonsuz değildir. Tarihin seyri, yeni güçler ortaya çıkarır ve eski güçleri çöpe atar. Bugün ABD hegemonyasının yıkılmaz olduğunu düşünenler de, yıkıldı yıkılacak olduğunu sananlar da yanılıyorlar. Şüphesiz tarihin 1980’lerde açtığı sayfanın sonuna yaklaşıyoruz. Yeni sayfada hegemonun değişip değişmeyeceğini güçlerin birbirlerine karşı savaşı ve tarihin seyri belirleyecek.
Burada bizim için önemli olan, Türkiye’nin sermaye ihraçları ve askeri operasyonları. Türkiye’nin Rojava’ya ABD’nin isteği dışında yaptığı operasyonlara bakıp Türkiye’nin emperyalist bir kuvvet olduğunu söyleyenler, Kürtlerin de aynı şekilde ABD’nin uzun yıllar en güçlü müttefiki olmuş Türkiye’ye karşı savaşmasına rağmen ABD’yle ittifak edebildiğini unutuyorlar. Türkiye’nin İsrail’e karşı ikircikli tavrı, bazıları için Türkiye’nin ABD’den bağımsız hareket ettiği, bazıları için tamamen ABD’ye bağımlı, ama sadece halkı kandıran ikiyüzlü bir tavırda olduğu düşüncelerine yol açıyor. Bütün bu hikayede herkes kendi işine gelen olguları kullanıp işine gelmeyeni atınca kuşkusuz anlattıkları teorik çerçeve de mantıklı duruyor.
Türkiye, ABD’den kendisine daha fazla sorumluluk vermesini ve alan açmasını istiyor. Ona karşı gelmeye ne gücü ne isteği vardır. Gücü olmadığı zaten belli, ama isteği olmaması bazen gözden kaçıyor. Bütün ekonomisi ABD’ye bağlı Türkiye sermayesinin oradan koparak nereye gideceği meçhul. Türkiye, Lenin’in Portekiz’idir. Ne azı ne fazlası.
Rekabetten işbirliğine, işbirliğinden rekabete
Emperyalizmin 1980’lerden beri yeni bir dönemine girdiğimiz aşikardır. Bu dönem, (kabaca) İkinci Paylaşım Savaş’ıyla başlayıp 1980’lere kadar devam eden istisnai dönemin içinden onu yırtarak çıkan, iki paylaşım savaşı öncesi klasik emperyalizmi (Lenin’in emperyalizminin) daha çok andıran yeni bir sayfadır.
Sosyalizm ve ulusal kurtuluş hareketlerinin varlığıyla geri çekilen ve iç cephesini sağlamlaştıran emperyalizm, kendi içinde rekabeti değil işbirliğini öne çıkarmış ve bunu sorgulanmaz ABD hegemonyasıyla sağlama almıştır. Sosyalizm tehdidi dolayısıyla yeni bir paylaşım savaşını engellemiş, ulusal kurtuluş hareketlerinin varlığıyla ilhaka dayalı klasik sömürgeciliği rafa kaldırmıştır.
Bugün “Boomer” diye popüler kültüre giren, 1940’ların sonundan 1960’ların sonuna kadar gerçekleşen muazzam nüfus artışına verilen Baby Boomer (Bebek Patlaması) adlı dönem, aslında emperyalizmin sosyalist düşmanlı aşamasında işlerin iyi gittiği dönemidir. İkinci Paylaşım Savaşı’nın yıktığı kentleri, altyapıları, malları yeniden üretmek için sarf fedilen yoğun üretici faaliyet, muazzam bir ekonomik büyüme yaratmış, ancak işlerin rayına oturmasıyla bu büyümenin yerini durgunluk almıştır. Doların altına, diğer paraların da dolara sabitlendiği Bretton Woods Sistemi ödemeler dengesi krizi oluşturmuştur. Vietnam yenilgisi, Arap milliyetçiliğinin yükselmesi, yükselen petrol fiyatları gibi etkenler ABD hegemonyasını sarsan gelişmelerdi. Üstüne, Almanya ve Japonya’nın sanayide ve teknolojideki ilerlemeleri, ABD’nin özellikle ikincisindeki tekelciliğini sarsmış ve ABD için yeni ciddi ekonomik rakiplerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Bu koşulların varlığında ABD, hegemonyasını korumak için bugün Washington Konsensüsü, “neoliberalizm” diye adlandırdığımız finans ve ticaretin serbestleştirilmesi, kamu kaynaklarının özelleştirilmesi amaçlı bir dizi yeni ekonomik araç devreye soktu. Üretimin yerini spekülasyon ve mülksüzleştirmeye dayalı kar yöntemleri aldı ve işçi sınıfının örgütlülüğünü dağıtmak için sendikalar neredeyse yok edildi, işçiler gözaltına alındı, tutuklandı ve gerekirse öldürüldü.
Bu geniş saldırının devamında Sosyalist ülkeler içeride bürokratik kastın zenginleşme ve artık sosyalizmi gereksiz görmeye dayanan hevesleri, dışarıda neoliberalleşme saldırısı nedeniyle yok oldular. Çin gibi “sosyalizm” adını koruyanlar da sonuçta bir kapitalistleşme yoluna girdiler. Bağlantısızlar Hareketi mensubu ulusal kurtuluşçu hareketler darbeler, işgaller, borçlandırma, çevreleme gibi bir dizi askeri, politik ve ekonomik yolla tasfiye edildiler.
1990’larda başlayan bu yeni sayfa, kapitalistler arası işbirliğinden vazgeçilememesini sağlayan koşulları ortadan kaldırmıştır. Eski Doğu Bloku ve bağlantısız ülkelerin tasfiyesiyle çok geniş bir sömürgeleştirilebilecek alan açılmıştır emperyalizm için. Bu geniş alan, ülkemizde de yaşanan çok geniş işçileştirme dalgasının en önemli ayaklarındandır.
İşbirliği koşullarının ortadan kalkmasıyla ABD yeni sahte işbirliği koşulları yaratmak amacıyla “teröre karşı küresel savaş” adı altında bir dizi ülkeyi işgal etti. Afganistan Demokratik Cumhuriyeti’ne karşı kendi yarattığı mücahitlerin içinden çıkan Taliban’ı yok etmek için Afganistan’ı, sonradan yalan olduğu ortaya çıkan kitle imha silahlarını ortadan kaldırmak için Irak’ı ve benzer hedeflerle Somali, Libya, Suriye gibi ülkeleri işgal etti. Başka ülkelerde vekil güçler kullandı.
Ancak her şeye rağmen gerçek işbirliği koşulunun olmadığı durumda rekabet öne çıktı. Rusya’nın Ukrayna işgali bu işbirliğinin ortadan kalktığını, ABD hegemonyasının titrediğini gösteren hem somut hem simgesel bir dönüm noktasıdır. Ortadoğu’da Hamas’ın direnişiyle başlayan yeni savaş bu rahatsızlığın başka bir boyutunu gösteriyor.
Rusya’nın durumu belirsiz, ancak Hamas’ın ve Hizbullah’ın etkisiz hale getirilmesi, Suriye’de 14 yıllık iç savaşı bitiren ABD yanlısı yeni bir devletin kuruluyor olması, şimdi Yemen’de Husilere karşı saldırıların başlayıp İran’ın iyiden iyiye yalnızlaştırılması, bu savaşta ABD’nin dilediğinin olduğunu gösteriyor. Evet, ABD artık herkesin kabul ettiği kapitalist dünyanın sorgulanamaz lideri değil, rekabetin bir tarafı. Ama hegemonyası sürüyor ve emperyalist rekabette kimsede olmayan araçlara, koşullara ve askeri, politik, ekonomik güce sahip.
Yeni hikâye, yine aynı hikâye
Bu dönem, işçi sınıfının örgütsüz ve özgüvensiz, emperyalistlerin çok daha örgütlü ve özgüvenli olduğu bir dönemdir ve bu 19. yüzyılın sonunda başlayan klasik emperyalist dönemin hedef, amaç ve yöntemlerinin 21. yüzyılın ortasına getirilmesini sağlamıştır. Malileştirme, işçileştirme ve mülksüzleşme bugün hikayemizin adıdır ama yeni bir hikaye değildir. Bu hikâyede 40 yıl sonra krizler çıkmaya başlamıştır. 2008 finansal krizi, Ukrayna işgali, ABD-Çin ticaret savaşları, yaygın ama örgütsüz direnişler yeniyi doğurmuyor, henüz eskiyi bile öldüremedi. Arjantin’de Milei yeni bir neoliberal saldırıya geçti. Binlerce kamu çalışanını işten çıkardı, ücretlileri enflasyona defalarca ezdirdi, bakanlıkların yarısını kapattı, kamu kaynaklarını özelleştiriyor ve patronların vergi yüklerini azaltmayı hedefliyor. Bir yıl içinde yoksulluk oranının resmi rakamlarla yüzde 40’tan yüzde 50’lere geldiği tahmin ediliyor.
Türkiye’de Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Programı benzer bir çizgi izliyor. ABD tarafından dayatılan ekonomik politikalar, Türkiyeli zenginleri daha zengin, işçi sınıfını da daha yoksul hale getiriyor. Kâr oranlarının düşme eğilimi sürerken verimliliği artıramayan kapitalistler, toplumu mülksüzleştirip işçileştirerek kârlarını artırmaya çabalıyorlar.
Lenin’in eseri, 50-60 yıl öncesine kıyasla bugün çok daha büyük önem taşıyor. Çünkü 1960’ların emperyalizminden çok 1890’ların, 1900’lerin, 1910’ların emperyalizmi bugüne daha çok benziyor. Yeni bir paylaşım savaşı ihtimalini daha fazla konuşuyor olmamız da bundan kaynaklanıyor.











