13 Şubat Boykotu

Bir iş bırakma eylemi daha gerçekleştirdik. Eğitim Senliler için bir günlük hatta bazen iki günlük iş bırakma şeklinde gerçekleştirilen uyarı eylemleri rutin hale geldi. Bu durumun olumlu ve olumsuz yönlerinin değerlendirilmesini bir kenara bırakıp 13’ünde olup bitene odaklanmak niyetiyle yazıyorum. Zira bu son eylem siyaseten de duyarlı pek çok sinir ucuna temas etmekteydi. Bu bakımdan toplumdaki algılanışı ve başarısı çok önemliydi.

Tabi bu tespit hemen eylem başarılı mıydı sorusunu gündeme getiriyor. Oysa ki bu sorunun yanıtını bilmiyorum, olgu düzeyinde soru ne kadar yanıtlanabilir emin de değilim. En iyi ölçebileceğim yerlerde yani İstanbul üniversitelerinde 13’ü itibariyle eğitim fiilen başlamadığı için bir karşılaştırma da yapamıyorum. Hissiyat düzeyinde boykotun başarısız sayılamayacağını söyleyebilirim ama bu kanaatimin gerekçeleri olgusal olmaktan ziyade politik. Zira kanaatimce boykot eylemi demokratik eğitim mücadelesi açsından önemli bir siyasal potansiyeli harekete geçirebilirdi. Boykotun öncesi, esnası ve sonrasında gördüğüm, duyduğum iyi işaretler, kimi bazı olumsuzluklardan daha fazla olduğu için, eylemde bu amaca doğru bir adım atılabildiğini düşünüyorum.

Kastettiğim şu: Bu boykot, en sonunda, “laik, bilimsel, parasız, anadilinde eğitim” talebini bir bütün olarak, taleplerden birini diğerinin önüne koymadan ve eylemlilikler esnasında taleplerden birini diğerleri aleyhine öne çıkaran kimi “ucuzluklara” başvurmadan savunabileceğimizi ve Eğitim Sen’in bu mücadeleyi bu biçimiyle sahiplenebileceğini gösterdi. 13 Şubat boykotunu bu çizgiyi geliştirebilirsek geçmişe dönük değerlendirdiğimizde büyük bir başarı olarak hatırlayacağız. Bunun kolay olacağını iddia etmiyorum. Üstelik bu mücadelenin olası bileşenlerinin taleplerin bir kısmına alerjisi olmadığı rahatça söylenemez. BHH’nin İstanbul’daki ana eyleme çağrı yapmaması, sloganlarında da anadil talebi bulunmadığından, acaba arkadaşlar bu talebi stratejik olarak da mı benimsemiyor diye düşündürüyor. Öte yandan kimi Eğitim Senlilerin eylem sırasında sloganlarda mümkün olduğunca az laik ifadesinin geçmesini bir marifet sanması gibi başka olumsuzluklar da var. Bununla birlikte Gazi gibi Gülensuyu gibi mahallelerde boykotun yarattığı heyecan ve kitlesellik ve boykotu desteklemiyor diye Eğitim İş’ten istifa etmek isteyen öğretmenlerin bizim şubeyi dahi araması gibi gelişmeler sezgi düzeyinde tüm olumsuzluklara rağmen bu boykotun doğru yönde atılmış bir adım olduğunu bana hissettirdi.

Bu örnekleri niye olumlu olarak değerlendirdiğim ortada. Başlangıç’ta kimi yazılarda da dile getirildi. Eğitim sisteminin AKP eliyle getirildiği hal Türkiye’yi bir ucuz ve güvencesiz emek cehennemi haline getirme projesiyle ilintili. Bunun sürekliliğini sağlamak için de aşağıdakiler arasında sekter ayrımları derinleştirip bu toplum kesimlerinden en iricesini düpedüz saptırılmış bir Türkiye tarihi anlatısı ve sağ İslami bir popülizmle bloklama hedefini güdüyorlar. O yüzden müfredatlar iğdiş edilmiş durumda. Dolayısıyla mesela din dersi değil biyoloji ve felsefe dersi talep ederken bunun nedeninin birilerinin kızları hep evlere gündeliğe gitsin yerleri süpürsün diğerlerininki de profesör, hekim olsun demediğimizi, toplumun tüm kesimlerine anlatabilmemiz gerekiyor. İstanbul’da bunun pratik karşılığı E5’in kuzeyinde de etkinlik göstermektir. Her ne kadar saydığım mahalleler solun zaten varlığının olduğu yerler olsa da buraların seçim sonuçlarına baktığınızda, buralarda yakın zamana kadar solun mesela sokakta olduğu kadar sandıkta güçlü olmadığını görüyordunuz. Velilerin çocuklarını okula göndermediği durum ise, tıpkı son iki seçimin sonuçlarının da işaret ettiği gibi, doğru siyasi söylemin bu mahallelerde ve etraflarında genel siyasal atmosferi de değiştirebileceği anlamına geliyor olabilir veya ben öyle inanmak istiyorum. Sonuçta boykot bir “beyaz Türk” (bu ifadeyi ciddiye aldığım için değil kolay anlaşılır olması açısından kullanıyorum) eylemi olmadı

Oku  Retorikten gerçeğe: ABD’den AKP’ye dair gözlemler

Eğitim İş’ten istifalar konusunun önemi daha somut. 13 Şubat boykotu o sendika üyelerinin kulak verdiği Ulusal Kanal gibi kimi medya mecralarında ciddi bir kara propagandayla yıpratılmak istendi. Buna rağmen “laik, bilimsel, parasız, anadilinde eğitim” şiarını bir bütün olarak bir talebi diğerinin önüne yazmadan talep eden tutumun o kesimde de karşılığı olduğunu görmüş olduk. Kimseyi kolayca ulusalcı diye yaftalamadan ama bu konuda bir duyarlılığı diğeriyle yarıştırmadan, Eğitim Sen’in demokratik eğitim konusundaki anlayış düzeyindeki kazanımlarını berhava etmeden, mesafe kat etmenin imkanını değerlendirebilmeliyiz. Bu Eğitim Sen’i büyütür sendikamız büyüdükçe halk çocukları için eğitimde fırsat eşitliği ve bilimsel eğitim kavgası da büyür. Bu noktada kuşkusuz sendikayı bu günlere getiren militanların dar grupçuluğun üstüne (kendimi de dahil ederek söylüyorum) daha sık ve daha sürekli çıkması gerekiyor. Kendi siyasi teşkilatlarımızın siyasi programında eğitime dair yazan hedefi sendika eyleminde değil teşkilat eyleminde atarız, bir kaybımız olmaz.

Sonuç olarak kanımca 13 Şubat boykotunun başarısı işaret ettiği potansiyele dair bir değerlendirmeyle dillendirilebilir, çünkü elimizde tarihten başka cetvel yok. Şimdi hepimize düşen bu mücadeleyi AKP’nin hegemonik olduğu toplumsal kesimlere, mahallelere, bölgelere nasıl taşıyacağımızın dilini, yolunu, yordamını düşünmektir. Bu doğrultuda ilerlersek kazanırız. Türkiye halklarının çocuklarının mezhepçi bir cehalete dolayısıyla vasıfsız, güvencesiz ve kuralsız bir istihdam modeline mahkûm olmasını, birbirlerine bilenmelerini engelleriz. Bu ülkenin geleceği için bir kavgadır, kaybetme lüksümüz yok.