Yetmişlerin Nostaljisi Değil Bugünün Devrimciliği

Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’inin girişinde Hegel’in bir tespitine atıfla tarihte ikinci defa olan şeylerin ikinci gelişlerinin fars olduğunu vurgular. Yeni bir şey yapma kapasitesini kaybeden Reis her şeyin onun için çok güzel olduğu 2011 yılını tekrar etmek istiyor. Bu amaçla giriştiği tüm işlerin sonucu ise şu ana dek Marx’ın bu tespitini doğruluyor. Yeni Suriye olsun istenen Libya’nın fethinin geldiği nokta da böyle, eski çılgın proje Kanal İstanbul tartışmasının geldiği nokta da… Bazı şeylerin sesinin çok çıkmasının nedeni içinin boş olmasıdır. Şişkin ama işlevsiz AKP örgütü yararsızdır, bu yönde uzun bir süredir yaptığımız tespitler haklı çıkıyor. Yapamayacağını en baştan söylediğimiz kabine revizyonu söylentileri de artık kesildi.

Bununla birlikte, bu tespitler karşısındaki düzen muhalefetinin gürbüzleştiği anlamına gelmez. Mahalli idareler seçimlerinin ardından gelişen siyasal ortam Cumhur ve Millet İttifakları için bir pata kalma durumudur. Sermaye iktidarı bu durumu şimdilik yeterli görüyor olabilir. Millet İttifakı da başından beri mustarip olduğu siyasal cüretsizlik illeti dolayısıyla pata kalmaya razı gözükmektedir. Fakat unutmamak gerekir ki özellikle profesyonel satrançta pata kalmak basitçe beraberlik durumunu ifade etmez, siyahla oynayan yani oyuna başlamayan taraf için seriyi kazanmak için olumlu bir adımdır. Bizim örneğimizde siyahla oynayan Cumhur İttifakı’dır.

Denebilir ki düzen muhalefetinden bize ne. Oysa söylemde devrimci olan herkes ya Millet İttifakı’nın siyasal aklı ve büyük partisi olan CHP’ye (ya da onun muhayyel sol kanadına) meftundur ya da HDP’nin açık ya da utangaç bileşeni (DİSK Genel Başkanlık koltuğunda oturan ekip her iki pozisyonu da kaplama başarısını gösteriyor). HDP maruz bırakıldığı ağır siyasal baskı ortamında bu pata kalmanın sınır dışından bir aktörün müdahalesi ya da CHP’nin cüret kazanmasıyla çözülmesini beklemektedir. Yani onlar da kısmen CHP otobüsünün kalkmasını bekliyorlar. Bu ikileme girmeyen siyasal toplulukların ise geldikleri noktada artık birer kült olduğunu (tıpkı yurt dışındaki kardeş parti ya da örgütleri gibi), proletarya devrimciliği namına onlardan bir beklentinin bu yüzden olamayacağını ifade edelim. Bunlar tezgâhlarına yeni insan bulmaya devam edebilir ama Scientology Tarikatı da yeni insanları saflarına katıyor. Bu devrimcilik açısından ölçüt sayılamaz.

Çizdiğimiz bu çerçeve proletarya devrimcilerinin solla artık herhangi bir siyasal mesai içinde olmasının gerekmediğini pekâlâ ortaya koymaktadır. Solda birlik bahsi zaten açılmadan kapanmıştır. Sol siyaset pata kalma durumuna kilitlenmişken emekçilerin düzenden rahatsızlığının sokaktaki emareleri giderek artmaktadır. O zaman siyasal görevimiz bu rahatsızlığı siyasileştirmekten başka bir şey olamaz. Bu görev de sadece lafla yerine getirilemez, kuşkusuz ajitasyon ve propaganda önemlidir. Üstelik maddi gücünüzün elvermediği durumlarda şapkadan tavşan çıkarmak da mümkün değildir. İdeolojik mücadele yürütmek o durumda tek alternatifiniz olabilir ama devrimcilik var olanla yetinmez, inisiyatif almak gerekir. Emekçilerin bahsettiğimiz rahatsızlığını politikleştirmek, var olan çürümüş işçi hareketi kurumlarından kopmak ve yeni kurumsallıkları inşa etmek için inisiyatifler geliştirmekle mümkün olacaktır.

Oku  Krizin Muhalefeti Ya Da Muhalefetin Krizi

Aslında bu iki tespiti birlikte düşünmek gerekir. Solun sıkıntısı sadece CHP’ye meftunluğu değildir, aynı zamanda var olan emekçi kurumsallıklarına da, bunlar artık bir işe yaramasa da, mecburcudur. Bunlardan kopamaz. Bu mecburculuk az çok sendikal harekete aşina tüm işçilerin bildiği, bu kurumların çoğunu kapsayan yoğun çürümüşlüğün perdelerinden biridir. Büyük oranda AKP’nin tek parti iktidarı altında geçen son çeyrek asırda, çoğunluğu kentlerde yaşamaya başlayan, büyük kentleri kozmopolitleşen ve bir tarım ülkesi olmaktan katma değeri düşük sanayi ürünleri ihraç eden bir ülke olmaya dönüşen bu ülkeyi hem zihinsel hem kurumsal olarak yetmişlerde takılıp kalmış emekçi örgütleriyle dönüştüremeyiz. Bu ülkenin nüfusu artık giderek işçileşmiştir. Bu büyük dalga 90’lardan yaşanırken en bilinen örneği Lastik – İş olmak üzere 70’lerde kalan emekçi kurumları da çürümüş ve bu dalgayı karşılayamamıştır. Tam tersine işçi hareketi içindeki hegemonyası dağılmıştır, dolayısıyla bunların bu yeni işçi demografisi üzerinde bir itibarı yoktur. Tam da bu yüzden bunlardan kopmak aslında kolaydır, eğer sizin örgütlülüğünüz de tıpkı bu kurumlar gibi 70’lerde kalan bir geçmişin nostaljisine takılıp kalmadıysa.

Yukarıda bahsettiğimiz yeni işçi demografisi açısından geçmişin kahramanlık türkülerinin bir karşılığı yoktur. Çoğunluğunun tüm yetişkin hayatı AKP iktidarı altında ve onların politikalarıyla hormonlu büyüyen kentlerde ve o kentlerin çeperindeki organize sanayi bölgelerinde ya da AVM’lerde yaşayıp çalışarak geçmiştir. O yüzden kendileri açısından iyi ve kötü dönemleriyle bu dinci muhafazakâr kadroların karnesini bilirler. Bu emekçi kitlesine “solcu” kimlik siyasetiyle ulaşmak mümkün değildir. Onlar haysiyet ve ekmekleri için harekete geçtiklerinde yanlarında olmak daha da önemlisi, bu biçimde harekete geçmelerini mümkün kılacak kurumsallıkları inşa etmek gerekir. Ve tabi her zaman bir adım daha fazla atmaları için teşvik etmek. Çünkü tüm işaretler bu hareketlenmenin başlaması için gerekli ortamın oluştuğunu göstermektedir.

Bunu kof bir ajitasyon amacıyla yazmıyoruz. Solun kimilerinin varlığıyla gurur duyduğu var olan işçi kurum ve örgütlülüklerinin büyük çoğunluğu bu kavgada bize ayak bağıdır. Bunlardan kopmadan hatta kimilerini yıkmadan tarif ettiğimiz görevleri yerine getiremeyiz. Hem Somalı madencilerin, hem depo işçilerinin, hem güvenlikçilerin, hem de PTT işçilerinin mücadelesinden çıkarttığımız ders budur. Biz bu ders ışığında statükosunu hakikaten bozmaya cesaret edecek herkesle, hangi yaşam tarzından, hangi inanç grubundan, hangi etnik kökenden olursa olsun tüm işçileri kardeş ve solcu yaşam tarzı dâhil hangi yaşam tarzından olursa olsun tüm sermaye uşaklarını düşman gören herkesle birlikte yeni emekçi kurum ve örgütleri kurmaya hazırız. Yeter ki bu kurumlar kentlerin sokaklarında iliklerimize kadar hissettiğimiz emekçi öfkesini kuvveden fiile çıkarmayı hedeflesin.

*Bu yazı Komite Dergisi’nin Şubat 2020 tarihli 17. sayısında yayınlanmıştır.